Ergene kokuyor! Hem de leş gibi kokuyor. Keşke mis gibi koksaydı.

Suları pırıl pırıl aksa, kıyıları yosun , kenarları çimen koksaydı. Yayın balıkları suya inen ağaç köklerine, kütük aralarına gizlenip balıkçılarla saklambaç oynasa, zıpır sazanlar berrak suda oltalara atlasa, çubuklara dizilmiş akçıllar,kızılkanatlar sofralara tadına doyulmaz lezzetler bıraksa. Balıkçı Emin Agam, Hüsnü ve Hüsamettin Abiler, Çilli Ahmet, Harbi Memet, Patalak İbraam, dışı ziftlenmiş tekneleriyle ağlarını gerse, " Haydi bismillah. Yaa nasiip!" diyerek serpmelerini atsalar suya . Sabahın erkenci çiftçileri ;"rastgele usta!" diyerek onlara hayır dualarını gönderse. Olmayacak biliyorum ama hayali bile cihan değer be. Ben gördüm Ergene'nin o efsane güzelliklerini. Kadir abinin çeltiğine Pazar sefasına giden Zahit Amcam bazen beni de götürürdü. Çocuktum , ilkokula gidiyordum. Ergene'den su çeken pompanın yanında bekçi kulübesi vardı. Çimenlere serilen hasırın üzerinde yapılan kahvaltının tadı hala damağımda, pilli radyodan nehrin şırıltısına karışıp giden müziğin sesi hala kulağımdadır. Her şey doğaldı; domates ,biber, patlıcan. Suni gübreyi, kimyasal zehri bilmiyordu insanlar. Topraklarımız tertemizdi, sularımız da. Ergene Istrancalardan nasıl doğuyorsa, tarihi köprümüzün altından o temizlikte geçip gider, ovamıza bereketini bırakıp, Meriç'le sarmaş dolaş kendi türkülerini söyleyerek koşarlardı Saros'un serin ve derin maviliklerine. Çocukken gördüğüm güzel bir rüyayı yeniden yaşar gibi oluyorum bazen. Sonra, köşe dönmecilik, daha az zahmetle daha çok kazanma iştahı sardı ruhlarımızı. Hiçbir kural tanımadan, daha çok, daha çok kazanma şehveti enjekte edildi damarlarımıza. Ruhlar kirlenince bedenler temiz kalamaz ki. Dayanışmayı, imeceyi, toplumculuğu, kooperatifçiliği unuttuk. Kanaat, şükür, bereket, merhamet duygularını kaybettik. Birbirimize, komşumuza, akrabamıza, yoksula, doğaya saygıyı yitirdik. Ovalarımıza, nehirlerimize, denizlerimize, çevreye ihanet ettik. Daha çok kazandıkça daha çok küstahlaştık. Kapitalizm, katlettiği değerlerin, ahlaki ve insani erdemlerin, vicdan ve tefekkürün yerine, varsılların nefislerine sınır tanımayan ihtirasları monte etti. Maalesef insanlığı huzura ,toplumları barışa taşıyacak bir sistemi inşa edemeyen kapitalizm, bugün kendini yeniden dizayn etmeye çalışmaktadır. Batı bu deneyimleri ,sanayileşmeyi ve kapitalizmi bizden çok çok önce tecrübe ettiği ve sonuçlarını gördüğü için yasal düzenlemeleri de dünya ölçeğinde ele almaya çalışmış, yaptırımları da devreye sokmaya başlamıştır. Oysa biz kendi medeniyet değerlerimizi terk ettiğimiz gibi, batıyı da bilimsel bir analizle değil, keyfi uygulamalar veya siyasi dayatmalarla benimsemeye çalışmışız. Yani taklitte bile başarılı olamadığımız gibi tedbirde de ihmalciyiz. Bazı akşamlar şehrin üstüne pis bir koku yayılıyor. Özellikle poyraz rüzgarında bu koku camlara kapılara yapışıyor adeta. Eskiden bilhassa Alpullu Şeker Fabrikasından bırakılan küspesi alınmış pancar suyu boğuyordu bizi. Sonraları Çerkezköy ve Çorlu'daki sanayi tesislerinin kimyasal atıkları, arıtılmadan Ergene'ye bırakılan zehirli sıvılar, tarlalara atılan suni gübreler ve zehirlerin yağmurlarla taşınması, şehirlerin kanalizasyonları, evsel atıklar yıllar içinde Ergene'nin canına okudu. Suçlu kim? Sen, ben, biz, hepimiz aslında. Ek maliyetten kaçarak bacasına filtre takmayan, arıtmasını çalıştırmayan patronlar, onlara göz yuman müfettişler, iki yüzlü politikacılar, sorumluluk almayan bürokratlar, ve tabi ki duyarsız halkımız, yani biz. En yakın zamanda Cumhurbaşkanımız da dahil, yıllardan beri kaç bakan, kaç siyaset adamı Ergene'yi su içilebilir hale getireceklerini allayıp pullayıp, süsleyip telleyip anlattılar. Temizlendi mi Ergene? Ergene'yi kurtaralım derken Marmara'yı da berbat ettiler. Müsilaj diyorlar ya, kusmuk bunun Türkçesi. Bizim yaptıklarımızı kusuyor deniz, aslında yüzümüze tükürüyor hepimizin. Hür Gazetenin sahibi Selim Bekar tam bir saha gazetecisi. Masada oturup beklemiyor, bir muhabir gibi peşine takılıyor haberin. Yine öyle yaptı gün aydınlanınca. Köprü başındaki yağ fabrikasından canlı yayınla kokunun kaynağını bulmaya çalıştı. Bu işler öyle şipşak olacak şeyler değil elbette. Araştıran, soru soran da uzman olmalı, cevap veren de. Selim bey, Ergene'den ve fabrikanın deşarj borusundan su örnekleri alarak bilinenleri tekrar etti aslında. Sanki suçlanan tek bir fabrika vardı ve o da aklandı. Halbuki mesele suyun rengi değildi. Bazı geceler şehri saran kötü koku idi. Erdal usta ; "-Bizim fabrikadan kaynaklanmıyor. Çeltiklere çok miktarda su çekilince nehrin debisi azalıyor. Koku buradan yayılıyor." dedi. Hangi fabrikaya gitseniz oranın yetkilisinin aynı cevabı vereceğinden emin olabilirsiniz. Bu açıklamaya karşı ben olsam hemen şunu sorardım:"- Kardeşim , debiyle alakalı olsa gece gündüz her gün kokmaz mı? Ben, nehrin kıyısındaki kokudan bahsetmiyorum, şehrin üstüne bazı akşamlar boca edilen kokudan bahsediyorum. Peki, benim bir çok sabah balkonumdan, köprüden geçenlerin çok yakından gördüğü o simsiyah dumanlar da mı başka yerlerden geliyor? " Bir fıkra geldi aklıma. Eskiden tahta sandalyeler vardı. Biraz eskiyince sağa sola oynatırken gıcırdardı. Adamın yedikleri gaz yapmış. Toplantıyı terk edip dışarıya da çıkamıyor. Fakat dayanacak gibi değil. Anlaşılmasın diye başlamış sandalyeyi gacır gucur oynatmaya ve arada sesli bir yellenmeyle rahatlamış. Tam sevinecekken herkes burnunu kapatmaya başlamış. İçlerinden birisi dayanamayıp; "-Kardeşim!" demiş,"-Tamam sesini hallettin de kokusunu ne yapacağız?" Yahu iyi bilmediğim konularda bana ukalalık yaptırmayın. Ham yağın kostikle muamelesinden ortaya çıkan suyun kokusudur şehre gelen. Yani sabun fabrikalarına gönderilen tortudan bahsediyorum. Ayvalık'ta, Edremit'te fabrikaların bu ağır kokusunu yıllar öncesinden tanırım Mahir'in sayesinde. Kostikle yıkandıktan sonra sabun yapmak için biriken tortunun suyu nereye bırakılıyor ve nereden bırakılıyor? Asıl bunu araştırmak gereklidir. O su gerçekten içilecek gibiyse, vallahi afiyet olsun, için derim. Zaten amacım da kimseyi rencide etmek değildir. Yeter ki içtiğimiz sular, soluduğumuz hava temiz kalsın. "Suçu gelin yapmışlar, kimse damat olmamış." atasözü benim ve herkesin şu soruyu sormasını da zorunlu kılıyor: Yahu bütün fabrikaların patronları masum, bütün fabrikaların arıtmaları saat gibi çalışıyorsa bu güzelim nehirleri, denizleri kimler kirletiyor? Lişko deresi yıllarca kimin atıklarını Ergene'ye taşıdı? İstasyon ve civarındaki benzinliklerin atık yağları ve bütün pislikleri yıllardır Ergene'ye akmıyor muydu? Edirne'nin Meriç kıyısında yer alan sanayi tesisleri pir ü pak mıdır? Çerkezköy'de son zamanlarda yazılan yüklü cezalar bile arıtmaların yeterince çalışmadığını göstermiyor mu? Herkes kendi evinin önünü temizlese, bunu da gönüllü olarak yapsa, mahalle tertemiz olur, birlikte kazanırız diye düşünüyorum. "-Peki o zaman sen sanayiye karşı mısın?" diye mırıldanmayın sakın. Bu soruyu akıllı insanlar zaten sormaz. Soranlara da cevap vermeye değmez. Onlar ben ne yazarsam yazayım sadece anlamak istedikleri kadar anlayacaklardır. Çevreye duyarlı, insana saygılı bir sanayi ve sanayicilerden bahsediyorum ben. Yazımı Selim Bekar'ın haberine yazdığım yorumla bitirmek istiyorum."-Selim kardeşim, saha gazeteciliğinin örneklerini sunuyorsunuz. Kutluyorum seni. Bu açıklamaların bilimsel bir değeri yok. Hiçbir fabrika kirli suyu gündüz deşarja vermez. Zaten iğrenç koku da gündüz değil geceleri yayılıyor şehrin üstüne. Bacalardan çıkan kara dumanlar bana yorgun kara trenleri hatırlatıyor. Mesele bağcıyı döğmek değil, çürümesine, kokuşmasına izin vermeden üzümün hasını yemek. Yeşil ve temiz çevre, yaşanabilir sağlıklı kent. Gazeteci sorun çözmez, soruna dikkat çeker. Gerçekçi manşetlere hiçbir temiz vicdan ve hiçbir sorumlu kurum duyarsız kalamaz." Kalmamalı!