KARLI BİR GÜN Ordunun dağ köylerinde henüz on dördünü bitirmiş olan Hülya; babasına, annesine kendisini liseye göndermedikleri için kızıp duruyordu. Zaten üç yıl boyunca babası onu ve kardeşlerini aşağıya, köye, okula taşımış, onun için ortaokulun yeter olduğuna, artık okula gitmemesine karar vermişti. Yeterdi bu kadar bilgi, gereksiz zaman kaybı idi bundan fazlası, ayrıca okul demek masraf demekti, hem de katlanılacak masraf değildi. Sekiz yıl hava çok kötü değilse, sağlıkları yerinde ise köye gidip gelmişlerdi, okulların açık olduğu aylarda. Bazen yayla yolundan bazen de patika yoldan. Seyrek olarak da araba geçer umuduyla normal yoldan. Araba yolu uzun oluyordu, çok da seyrek araba geçiyordu. Ancak odun çekme mevsiminde kamyonlar veya amele mevsiminde işletmenin işçi taşıyan pikapları, kamyonetleri geçerdi.   Okul dışında kalan zamanlarında kardeşleri, komşu çocukları ile oyun oynarlardı. Oyuncakları bile yoktu doğru dürüst. Annelerinin onlara yaptığı oyuncaklarla ve şehre yerleşmiş de köyüne misafir gelenlerin getirdiği oyuncaklarla oynarlardı. Kendi oyunlarını kendileri kurarlar, oyun uydururlardı ya da büyüklerinin anlattığı, öğrettiği oyunları oynarlardı. Mahallede çocuk olmak hem zor, hem yalnızlık demekti. Okula gitmek insanla, arkadaşla, kalabalıkla olmak demekti. Mahallede kalan toplam on iki hane idiler. Önceden daha fazlaydılar ancak yarıdan fazlası göç etti gitti uzak yerlere. O sebeple mahallenin tek sınıflı okulu da kapandı. Öğretmeni köye aldı devlet. Onlar da köye gidip gelmeye başladılar okul için. Hülya´nın ilkokulu bitirmesine bir yıl vardı daha okul kapandığında. O yılı ve üç yıl süren ortaokulu yürüyerek köye gidip gelerek bitirdiler. Büyük şehirlere gitmeyip köyde kalanlar orman işinde çalışırlardı. İşletmenin belirlediği alanlarda işaretlenmiş ağaçları keserlerdi. Hülya´nın babası da yaşlı olmamasına rağmen ciğerlerindeki rahatsızlık sebebiyle ancak basit işlerde diğer çalışanlara yardımcı olurdu. Malzeme getirip götürür, yemek pişirme işlerini yapardı. İşletmenin ödediği istihkaktan payına düşeni verirlerdi. Ağaç kesme mevsimi idi. Bir gurup köylü aralarında yine birleşip bir istihsal sahası almışlar, belirlenen ağaçları kesmeye başlamışlardı. Babası Halim yine onlara yardıma gidiyordu. Allah ne verdiyse yemeklerini pişirmiş, çaylarını demlemişti. Kendisi için ormanın kuytusuna küçük bir barınak yapmış orada hallediyordu işlerini. Diğer işçiler ormanın içinde dağınık olarak ağaç kesiyorlardı. Halim yemek vakti geldiğinde yakınlarına kadar yürüyüp sesini duyurabileceği bir mesafeden sesleniyordu ya da ıslık çalışıyordu. İşçi arkadaşları da toplanıp geliyor yemeklerini hep birlikte yiyip tekrar işlerinin başına dönüyorlardı. Mevsim kışın sona yaklaştığı ve artık son karların düştüğü mevsimdi. Ormanın yüksek kesimlerinde çalıştıklarından onların çalışma alanlarına daha çok kar yağıyordu. Ağaçların üzeri kar ile doluydu. Biriken karlar en küçük bir rüzgarla dökülüyor, insanın üzerine düşüyordu. O yüzden ormanda yürümek sürekli tetikte olmayı gerektirir. Halim yemeği hazırlamış işçileri çağırmak üzere yanlarına gidiyordu.O sırada altından geçtiği ağaç üzerindeki karları daha fazla taşıyamamış ve aniden kırılıvermişti. Halim ne olduğunu bile anlayamadan kafasında hissettiği sızı ile birlikte ağaç dalının ağırlığı altında yere düştü.Alnını karın altında kalmış olan bir taş parçasına vurdu.Belki bizim için hiçbir anlamı olmayan birkaç dakika içerisinde,adamcağız kendisine saatler, günler, aylar, yıllar kadar uzun gelen bu birkaç dakika içerisinde bütün bir ömrü gözünün önünden geçip artık kurtuluşunun olmadığını anlayıp alnından yere sızan kanların vücudunda gittikçe azaldığını ve üşümeye başladığını hissetmekten başka bir şey yapamadan, ruhunu teslim etti. Alışık oldukları saatte Halim´in gelip kendilerini çağırmasını bekleyen işçiler bir süre daha bekledikten sonra olağanüstü bir durum olduğunu düşünüp yavaş yavaş her günkü yemek yedikleri kuytu yar dibine doğru yürümeye başladılar.Yürürken bir yandan da adamı gözetliyorlardı.Henüz on dakika yürümüşlerdi ki kırılmış olan ağaç dalını gördüler ve biraz daha yaklaşınca altında Halim´in boylu boyunca yaptığını fark ettiler.Üzerine birikmiş ince bir kar örtüsünün altında. Hemen elbirliğiyle üzerindeki dalı kaldırdılar.Halim´i sırtüstü çevirdiler ve karların içerisinde donmuş olan kanını, morarmış olan yüzünü gördüler.Nabzını ve nefesini dinlediler ancak ikisinden de bir işaret gelmiyordu.Öldüğünü anlayınca önce birbirlerinin yüzüne telaş ve korku ile baktılar sonra da ne yapabilecekleri üzerine konuştular. Eğer kaldırıp götürmeye kalksalar devletin kendilerini suçlayabileceğini düşündüler. Hemen mahalleye dönüp oradan da köye gidip Jandarma´ya haber vermek üzere iki kişiyi gönderdiler.Halim´in öldüğünü karısına ve çocuklarınaköy ihtiyar heyeti azası da olan kaynı Reşit´in söylemesini kararlaştırdılar. Yoksul ve zavallı ablasına eşini kaybettiğini söylemek Reşit için hiç de kolay olmadı. Ablasının tek dayanağı bu hasta adamcağızdı. Çocukları henüz iş tutacak yaşta değillerdi. Bundan böyle ablasına ve onun çocuklarına bakmakda yine kendilerine kalıyordu. Herhangi bir sigortası olmadığı için geride kalanlarane bir tazminat verilecek ne de maaş bağlanacaktı. Kısacası ölen öldüğü ile kalacak, kalanlarda kaderlerini yaşayacaklardı. Reşit ablasına haberi vermek için bir süre daha bekledi çünkü ilçeden o şartlarda jandarmanın savcının doktorun gelmesi çok uzun sürecek belki de hiç gelemeyeceklerdi. Ablasının evine gitmeden kendi evine gidip üstünü başını değiştirdi, abdestini aldı, eşine de durumu anlattı. Eşini ablasının evine gönderdi ve olağanüstü bir durum olup olmadığını öğrenmesini istedi.Kadın görümcesinin evine gidip sanki öylesine bir ziyaret etmiş gibi beş on dakika oturup bir şeyler konuştu. Yengesinin evine gelmesi görümcesi için çok sık yaşanan olaylardan biri olduğu için aklına kötü bir şey gelmedi. Evine gelip kocasına hiçbir şeyden haberleri olmadığını ve günlük normal yaşamlarını sürdürdüklerini söyledi. Kocası eşinden, ölen eniştesi için Yasin okumasını istedi. Kadında hemen abdestini alıp Yasin okumaya başladı. Böyle durumlarda zaman geçmek bilmez. Reşit ablasının evine gidip haber vermek istiyordu. Daha doğrusu bu kendisine verilmiş bir görevdi. Haberler ne kadar acı olursa olsun sahibine ulaştırılmalıydı. Bir ömür gizlenemezdi. Daha ablasının evine giderken biraz önce görümcesinin gelip gittiğini bu defa ormanda olması gereken Reşit´in kendilerine geldiğini gören ablası kötü bir şeyler olduğunu sezdi bile. Reşit´e ?Hoş geldin!? deyip ne söyleyeceksen bir an önce söyle dercesine yüzüne şüpheci, korkulu gözlerle bir bakış attı. Ya da Reşit öyle zannetti. Daha yarım saat olmamıştı görümcesi gelip gideli.Bu defa kardeşinin zamansız evine gelişi başlı başına bir haberdi, bir olumsuzluktu. Reşit ablasını oradan buradan konuşturup haberi vermeden ablası: - Reşit, hayırdır bugün nedir böyle, önce eşin Gülderen sonra senin bu zamansız gelişleriniz bir şey mi oldu? sorusu ile ablasına sarıldı. - Abla, canı veren de alan da Allah´tır. Başın sağ olsun, başımız sağolsun. Eniştemi kaybettik dedi. Daha sabah işe gönderdiği kocası gözünün önüne geldi. Öyle pek ölümcül bir gidişi yoktu. Kardeşinden bir açıklama beklercesine hem daha sıkı sarıldı, hem de gözlerinin içine baktı. - Ne oldu eniştene Reşit? Ne oldu, nasıl oldu? anlat hele. Dedi. Reşit, ablasına olan biteni anlattı. Bahçede kartopu oynayan ve küçük bir kardan adamı tamamlamaya çalışan çocuklar annelerinin ağlama, feryat dolu haykırışlarına koşup geldiler. Halbuki dayılarının orada olduğunu, annesiyle konuştuğunu görmüşlerdi ama bunun herhangi normal bir gün, herhangi bir konuda yapılan konuşma olduğunu zannetmişlerdi. Annelerinin bağırışları üzerine geldiklerinde durumu anladılar ve onlarda feryat figan ağlaşmaya başladılar. Küçük olanlar ne olup bittiğini anlamış değillerdir fakat bir tuhaflık olduğunu, kötü bir şey olduğunu annelerinin bahçenin ortalık yerinde dayılarına sarılarakbu kadar yüksek sesle ağlayıp bağırmasından anlamışlardı. Biraz sonra kadının barışmaları üzerine komşu kadınlardan da duyanlar geldi evde toplandılar. KadınlarHalim´in eşine;?Allah büyüktür, her şeyin kolay bulunur, ölenle ölünmez. Emir Allah´tandır.Canı alan illaki bir kolaylık gösterecektir.? Gibi sözlerle avutmaya çalıştılar annemi. Dayımın hanımı;?Yengeciğim, paralama kendini. Bak beş tane çocuğun var. Onlar bundan sonra sana bakıyor, sen onları koruyup kollayıp büyüteceksin, güçlü olmalısın. Sen de dinç olmalısın. Bizlerin de yardımı ile hayatını sürdürürsün, kimse ne aç ölüyor; ne de açıkta kalıyor. Köye gidenler Jandarma´ya telefon açmışlardı. Jandarma, savcıya ve doktora haber verdi ancak savcı bu şartlarda havanın bir yandan yağdığı, yolların zaten kapalı olduğu böyle bir günde 75 kilometre yolu gidip durum tespiti yapılamayacağını bildirdi.Jandarmanın belde doktoru ile gidip bir rapor tutmasını istedi. Jandarma orman işletmesinden temin edilen bir cip ile mahalleye gitti. Aza Reşit onları mahallenin okulunda bekliyordu. Jandarma ve doktora yol gösterecek, öldüğü ağacın altında hala yatmakta olan eniştesinin yanına götürecekti. Doktor ormanda neredeyse bele kadar kar üzerinde yürümenin imkansız olduğunu görüp geri döndü. Jandarmalar ve birkaç köylü ile aza Reşit gidip cenazeyi alıp mahalleye indireceklerdi mecburen. Doktor köylülerin bir sal yaparak cesedi aşağı indirmesini söyledi okulun sobasını yaktırıp orada beklemeye başladı. Bir yandan kar yağmaya devam ediyordu, soğuk da adamın yüzünü bıçak gibi kesiyordu adeta. İki saat sonra neredeyse akşam bastırmış ve köylüler yorgun argın, sal üzerinde cesedi okula getirdiler. Doktor ceset üzerinde incelemesini yapıp zaten bir şüpheye mahal verecek olumsuzluk olmadığını köylülerden ve Halim´in kaynı Reşit´den öğrendiğinden raporunu ona göre tuttu ve ölümde şüpheli bir durum olmadığını raporuna belirtti. Raporun bir nüshasını jandarmalara, bir nüshasını aza Reşit´e verdi. Bir nüshasını da kendine aldı. İşler ve işlemler geç kaldığı için Halim´in cenazesi gömülmek üzere ertesi güne kaldı o gece okulun soğuk, müdür odasında bekledi. Daha o gün mezarını kazmışlardı mezar kazıcılar o soğukta çok sıkıntı yaşadılar. Bir yandan kar yağıyor, soğukla birlikte kazmayı küreği tutmakta zorlanıyorlar ama yapacak bir şey olmadığı için kazmayı sürdürüyorlardı. Onlar kazdıkça mezarın içi, üstleri başları hep kar oluyordu. Sanki bugün her şeyin sebebi her şeyin olmasını isteyen kardı, olmamasını isteyen de kardı.   Enver Erkan