Türk Yurdu dergisini Ocak üyelerine her ay kendim götürüyor, her zaman görüşmek mümkün olmayan arkadaşlarla sohbet fırsatı buluyordum.

Yıllarca bıkmadan usanmadan severek yaptım bu hizmeti. Severek yapılan işlerde inanılmaz mutlu oluyor insan. Düşünsenize; gönüller bir, ülküler bir, türküler bir olunca, üstüne bir de çay kahve eklenince o muhabbete doyum olur mu? Hocam dedi Albay; " Bu sohbetleri yapabileceğim kaç kişi kaldı bu toplumda? İnan ki bazen hatırıma geliyorsun, keşke bugün gelse de güzel bir sohbet demlesek yine diye düşündüğüm oluyor." Albay dediğime bakmayın , sevenlerinin yakıştırdığı bir sıfat bu. Sonuçta bu rütbe bize hep aşina gelmiştir Türkeş'i tanıdığımızdan beri. Askıda siyah cübbesi, arkasındaki panoda asılı Hukuk Fakültesi diploması, masa üzerinde dağ gibi yığılmış dava dosyalarıyla kasabanın tanınmış avukatlarından biri o. Yıllardır abi kardeş gibi yaşadık Atsız'ın ütopyasında. Yıllar yoruldu, biz hep diri kaldık aynı ülkülerin heyecanıyla. O yine yaktı sigarasını ve yaslandı döner koltuğuna. Dosyaları kenara çekmese görünmez olacaktı koltuğunda. Gençlerden açıldı konu. Şimdiki çocukların çok rahat bir ortamda ve müthiş bir teknolojik donanımla büyüdüklerini, buna rağmen bizim ideallerimize aşina olamadıklarını, daha özgür ve özgün bir hayatı yaşam biçimi haline getirdiklerini konuşmaya başladık. Şanslıydılar, çünkü entelektüel birikime sahip anne ve babalar vardı bugün yanlarında onlara yol gösterecek. Biz öyle miydik gençlik çağlarımızda ? Her şeyi kendi çabamız ve ısrarımızla başarmaya çalışıyorduk. Çoğumuzun ailesi ilkokul mezunuydu. Sigarasının daireler çizerek yükselen dumanlarına bakışlarını mıhlayarak ; "Hocam biliyor musun, Alican olmasa ben bugün babamın işini devam ettiren bir esnaf olacaktım." dedi. Rahmetli Ahmet amca babam gibi esnaftı. Yeni Çarşı'da manifatura dükkanı vardı. Esnafın tezgahta çalışacak adama ihtiyacı olur. Erkek evlat bunun için önemlidir bizim aile yapımızda. Hele de işler iyi gidiyor,dükkan para kazanıyorsa okuyup da ne olacaktı. Köpüklü kahveler içilmiş, ikinci çaylar da gelmişti. Zararını bilse de asla vazgeçemediği sigarasından derin bir nefes daha çekip, burnundan devir daim yapan dumanları eliyle dağıtmaya çalışırken filozof edasıyla anlatmaya başladı. -Sene 1974.Çanakkale Öğretmen Okulu sınavlarını kazandık. Ama Halil'i de, beni de ailelerimiz okula göndermek istemiyordu. Ben ne kadar ısrarcıysam, babam da o kesinlikte karşı. Okula kayıt için sağlık raporu gerekliydi. O zamanlar rapor ildeki devlet hastanesinden alınabiliyordu. "Git kendin al,ne halin varsa kendin hallet!" dedi babam. Daha çocuk sayılırdık. Edirne'de bizi kim dinler, hangi doktor bize yardım ederdi? Üç gün gidip geldik Edirne'ye. Israrlıydık ama çaresizlikten kıvranıyorduk arkadaşım Halil'le beraber. Üçüncü gün tanımadığımız biri yaklaştı yanımıza. "Nerelisiniz?" diye sorunca " Uzunköprülüyüz." dedik. Tuttu bizim omuzlarımızdan, daldı bir doktorun odasına. "Bu kızanlara rapor lazım be doktorum." dedi ."Tamam Alican." Diye karşılık verdi çaresizliğimizi anlayan doktor. Hiç tanımadığımız birisi bize yardım etmiş, rapor işini halletmiştik. Onu sanki kaderimizi yazan Allah göndermişti. Onun sayesinde Gökçeada'nın yolunu tutmuş, kayıt için de okula yalnız başımıza gitmiştik. Sonrası işte Hukuk Fakültesi ve meslekte ağaran saçlar, geçen yıllar. Duygulanmıştı avukat anlatırken. Ben de etkilenmiştim anlattıklarından. Sessizlik oldu bir ara, öylece baktık birbirimize. "Sen Alican'ı tanır mısın hocam?" dedi dostum. 80'li yıllardı. Onu Edirne'de tanımıştım. Uzun boylu, iri cüsseli, genelde siperi yana eğik kasketiyle bir derviş görünümündeydi. Bazen tedirgin, sıkıntılı, bazen öfkelerin kahramanı, dertlilerin tercümanı, çaresizlerin Marko paşasıydı. O Edirne'de herkesi bilir, herkes de onu tanırdı. Tanırdı tanımasına ama pek muhatap olmak da istemezdi insanlar. Bir kere sohbet ettiği kişiyi sık sık ziyaret eder, aradan yıllar geçse de unutmaz, hem de ismiyle seslenir, hal hatır sorardı. " Kendi himmete muhtaç dede, nerede kaldı başkasına himmet ede." diye düşünmeyin sakın. Alican'ın girip çıkmadığı kurum yoktu Edirne'de. Bütün müdürler onu görünce tebessümle karşılar, uğurlarken "Arayı uzatma, gene gel." diyerek gönlünü alırlardı. Kimin devlet dairesinde bir işi varsa ona yardımcı olmaya çalışırdı. Tanımayanlar," Deli mi bu ?" diye baştan ayağa süzer, yanından uzaklaşmaya çalışırlardı. Tanıyanlar için durum farklıydı. Alican sizin yanınıza yaklaşıp hatır soruyor, size olan takdirlerini sıralıyorsa bilin ki sizin yardımınızı beklemektedir. Miktar hiç önemli değildir.Vermeyene musallat olmaz, verenlere teşekkürü unutmazdı. Her şehrin mutlaka bir Alican'ı vardır diye düşünürüm hep. İster deli deyin, isterseniz veli deyin. Onlar bazı sırların can bulmuş bedenleri gibi gelir bana. Gönül dağı dumanlı insanlardır onlar. Onları anlamak da derin bir mevzu. Bazen öyle cümleler söylerler ki çözmek için üniversite bitirmeniz yetmez. Kimseyi küçümsememek, kimseyi hor görmemek gerektiğini anlarsınız sözlerindeki hikmeti fark ettiğinizde. Onların bizi bulması bile Tanrı'nın bize bir lütfudur. Bir iyilik yapmamıza, bir yardımda bulunmamıza vesile oldukları için bizim onlara teşekkür etmemiz daha doğru gibi gelir bana. Avukat anlatmaya devam ediyordu. "Yıllar sonra Edirne'de Adliye'nin kapısında gördüm onu. Önünde derme çatma bir sandık, ayakkabı boyacısı olmuştu. Beni tanıması mümkün değildi. Sandığın çok eskimiş onu değiştir dedim yanından geçerken. "Sandığı bırak şimdi, bana odun parası lazım. 2 ton odun alacağım. Havalar soğudu, üşüyorum." Ben Naim avukatın ofisine geçtim. Biraz sonra onun sesini duymamla beraber kapıda bitti. Odaları dolaşıp ayakkabı boyatacak kişileri arıyor, nafakasının peşinde koşuyordu. Abi boyayayım dedi bana bakarak. Kendi ayağında doğru dürüst bir ayakkabısı yoktu.İşini bitirince 100 lira para verdim. Şaşırdı, çok bu dedi ısrarla. Az bile dedim ve zorla kabul ettirdim. O gün o para ile 2 ton odun alınabiyordu. İsterse ayakkabısını bile yenileyebilirdi. Sevincini saklayamadı. "Abi kimsin sen?" diye sordu kapıdan çıkarken. "Hani sen bize sağlık raporu için yardım etmiştin, hatırladın mı? Hızır gibi imdadımıza yetişmiştin. Sen benim kaderime dokunan ilahi bir eldin. Benim yaptığım ne ki?" diyebildim. Meğer ne güzel hikayeler biriktirebiliyormuşuz şu kısacık ömrümüzde. Ne demiş büyüklerimiz: " İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir." Alican şimdi ne yapıyor acaba? Hayatta mı, yaşıyor mu bilmiyorum. Yeni kuşaklar onu zaten tanımaz. Eski dostlar da uzun zamandan beri hiç görmediklerini söylediler.