-Ahmet ACAROĞLU´ na-

Değerli okurlarım, bugün üniversiteden sınıf arkadaşım, Sn. İhsan Köse´ nin yazısını paylaşıyorum. Kendisine teşewkküğrlerimi sunuyorum. 04 Kasım 2018 itibariyle yetmiş yaşıma adım atıyorum.Yani, Dante´ye göre defteri dürüp hesabı kapamanın zamanı. Ancak, ben ona değil de "Yaşamak güzel şey be kardeşim!"diyen Nazım´a daha çok kulak veriyorum, nedense!" Ölüm asûde bahar ülkesidir bir rinde"diye seslenen üstat Yahya Kemal´i de zaman zaman hatırlayarak öbür dünya için moral bulmuyorum da değil açıkçası. Ama, şu geldiğim noktada, beni en çok rahatlatan, bana ilâç gibi gelen Yunus Emre oluyor. "Ölümden ne korkarsın/Korkma ebedî varsın." diyen ünlü bilgenin dizeleri aklıma geldikçe, bütün kaygılardan, kederlerden birden arınıp, "Gidebildiğin yere kadar git be kardeşim, hiç bir şeyi kendine dert etmeden!" diye kendi kendime seslenerek yoluma devam ediyorum. Evet.Tam tamına yetmiş yıl. Nasıl gelmiş, nasıl geçmiş tam anlamıyla keyfe keder. Bu süre içinde biriken, yığılan acı, tatlı sayısız hatıralar, hatıralar,hatıralar... Ömrümüzü üç zaman dilimine ayırırsak,onun ilk bölümünde,yirmili yaşlara tekabül eden,üniversite yılları ile ilgili olanlardan bazılarını paylaşmak,belki de en güzel manevî hazlardan,diye başlıyorum. 1970 yılının Eylül ayı.Yakacık´ta,eskilerin "kiracı kaçırtan"diye niteledikleri yağmurlu ve soğuk bir gün.Elimde üniversite giriş sınavına ait sınav sonuç belgesi ve diğer istenen evrakla birlikte İstanbul´a,Suriçi´ne yollanıyorum.Hedefìm Ankaravî Medresesi.Zira,fakülte kayıtları orada yapılacakmış.Saraçhane´de bulunan, o zamanki İstanbul Belediye Başkanlığı´na ait binanın hemen arkasında yer alan küçük ama çok sevimli medrese binasını ona, buna sora sora, zar zor buluyorum. Kuyruğa girerek sıramı bekliyor ve sonunda kaydımı yaptırıyorum. Sonra da bana verilen kallavî sarı zarftaki evrak ile birlikte Edebiyat Fakültesi´nin yolunu tutuyorum.Fakülte kaleminde tekrar bir sıra.Orada kayıt yaptıracak öğrencilerle "Sen hangi bölüm?" "Benimki falanca."muhabbetleri arasında, orada da işimi tamamlıyorum. Ancak,buradaki kayıttan bir kazançla ayrılıyorum. Zira,Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden ilk arkadaşım olan Edirneli Fehmi GÖK ile tanışıyorum ve böylece macera başlıyor. Sonra? Sonra bölüm kitaplığından başlayıp fakülte kitaplığı, Nuruosmaniye, Süleymaniye kütüphaneleriyle Türkiyat Enstitüsü´nde devam eden ve dört yıl sürecek olan bir koşuşturma. Zaman zaman yorucu ve sıkıcı bir hale gelen bu tempo,bölümde tanıştığım güzel arkadaşlar sayesinde hiç de fazla rahatsız edici olmadan hayatımın bir parçası olmaya başlıyor. Nuruosmaniye, Süleymaniye kütüphaneleri. Hele hele o zaman okulumuzun hemen yanında yer alan Türkiyat Enstitüsü.Hani günümüzde icat edilecek,daha doğrusu icat edilmesi düşünülen zaman makinası ile,zaman içinde ileri,geri gitme muhabbetleri var ya...O rüyaları ben 1970´li yıllarda kendi kendime yaşardım,kendimce. Az önce saydığım mekânlardan birine adımımı attığım anlardan itibaren kendimi bir önceki yüzyıllardan birinde bulurdum sanki. Yüksek kubbeler, onlardan sarkan avizeler, küçük küçük odacıklar, onların önünde yer alan ufacık pencereler ve üzerleri işlemeli ahşap kapılar...Bazen oturduğum yerde gözlerimi kapayarak hayal alemine dalardım bu mekânlarda.Buraları kimler,ne zaman yapmışlardı? Nasıl zorluklarla bu eserleri vücuda getirmişlerdi? Ve beni en çok meraka sevkeden, buralardan hangi insanlar, hangi ünlü ilim adamları gelip geçmişlerdi? Birbirleriyle nasıl ilişkiler yaşamışlardı? Geçmiş zamanlarda yaşamış insanları bu mekânlarda hayal ederek, gözlerimin önüne getirmeye gayret ederek zaman içindeki yolculuğumu gerçekleştirmeye çalışırdım. Bu mekânlara girdiğim zamanlar oralarda olmamı taçlandıran iki ana unsur daha vardı: Birincisi, bu yerlerden birine adımınızı attığınız andan itibaren karşılaştığınız sessizlik içinde yer alan "asûde"lik. Bu mükemmel bir duyguydu benim için. İkincisi ise hafìf bir rutubetle birlikte kitaplardan yayılan cilt ve mürekkep kokularının harman olduğu bugün bile hemen tanıyabileceğim, burnumun direğini sızlatan bir koku. Ve bu iki unsuru sarıp sarmalayan oldukça loş bir tam. Sonra.Sonra,Suriçi´nde yer alan Beyazıt,Lâleli,Çemberlitaş, Sultanahmet, Fatih, Saraçhane, Şehzadebaşı, Aksaray zaman zaman da Yenikapı, Kumkapı´ya uzanan Babıali, Cağaloğlu´nda cirit atmaya başladığımız günler. Okul bitip de kendimizi askerde bulduğumuzda kendi kendimize sormuştuk: "Yahu, dört yıl nasıl da çabucak geçti?" diye. Meğer beterin beteri varmış. Şimdi de yetmiş yıl nasıl gelip geçti diye vahlanıp duruyoruz. Turan EMEKSIZ... O zamanlar, bütün fakültelerde okuyan öğrencilerin üniversite merkez binasının bahçesinde yer alan yemekhanesi. Ìlk sene yüz elli kuruştan, sonra mezun olduğumuz 1974 yılına kadar iki liradan yemek yediğimiz ucuz aşevimiz. Hergün saat 11.30´a doğru açılan ve 14.30´a kadar hizmet eden ve bu saatler arasında hep tıklım tıklım dolu olan. Oraya yemeğe gidip de hele bir de üst katta, boğaz manzaralı masalardan birinde yer bulmuşsanız, şapka havada. Oturup gönül rahatlığıyla dana rostonuzu ya da kadın budu köftenizi gövdeye indirirdiniz. Ucuz olmasına rağmen çok kaliteli yemekler sunan bu mekânı, sanıyorum bizim kuşaklar hep hayırla yâd ediyorlardır. Cebimizde biraz fazla para olduğu zamanlar, yani bitimiz biraz kanlandığında,çevremizdeki değişik mekânlarda, farklı lezzetleri de tatmamazlık etmezdik haaaaa!Meselâ, Çemberlitaş´taki Saray Muhallebicisi. Bir tavuk suyu çorba yapardı ki kardeşim, zevkten adeta kendimizden geçerek içerdik o lezzeti. Sultanahmet´teki meşhur köfteci Selim Usta´ya pek sık uğrayamazdık. Zira, bizim öğrenci bütçemize göre daha tuzluydu oradaki fìyatlar. Öyle ya da böyle yine de orada köfte yemek için parayı bulur, buluştururduk. Köftenin yanında piyaz, uzun uzun biberlerden yapılmış enfes turşu ve incecik dilimlenmiş soğan ve domatesler eşliğindeki köfteye bir dalardık ki aman Allah! Vefa Bozası... Okulun hemen arkasında ve yürüme mesafesindeydi bizlere. Aklımıza estiğinde gider, duble bardaklarımızı doldurur, yandaki dükkândan aldığımız sarı leblebileri de üzerine serper, afìyetle içerdik bozalarımızı. Atatürk´ün boza içtiği köşedeki boza bardaklarına bakıp, hayallere daldığımız da olurdu zaman zaman. Koska, zaten bizim fakültenin tam karşısında, Ordu Caddesinin öbür yanında yer alırdı. Orada çok değişik tatlı çeşitleri vardı. Bizim favorimiz ise badem ezmeli helvaydı. Ekstralarımız içinde kendisine yer bulurdu bu helvadan alıp bir ekmek eşliğinde karnımızı doyurmak. Canımız köfte isteyip de Sultanahmet Köftecisine ulaşabileceğimizi kestiremediğimiz zamanlar, Sirkeci´de daha halk tipi, daha ucuz bir mekânda, Filibeli´de alırdık soluğu. Bu ufacık mekânda hesaplı ama bir o kadar da leziz köfteleri mideye indirir, dönüşte de Çemberlitaş Turşucusu´ndan iki bardak turşu suyunu afiyetle içip, okulun ya da kütüphanelerin yolunu tutardık. Sonra?.Sonra, o yıllarda bizlerin hem kitap sevgisi hem de kitap derdimiz vardı.Malum, işimiz hep kitap, dergi ve notlarlaydı. Özellikle ders kitaplarını bulmak imkânsız gibi bir şeydi. Fakülte kitaplığında da sınırlı sayıda kitap basıldığından işimiz, gücümüz ikinci el kitap bulmak için çaba harcamaktı. Bu nedenle, "kitap"dendiğinde ilk mekânımız Sahaflar Çarşısı olurdu. O zamanlar, bu sevimli, sevimli olduğu kadar da -benim için-sanki uhrevî bir yanı da olan bu çarşıdan canım çıkmak istemezdi hiç. (En son bir yıl önce değerli arkadaşım Müslim´le(ÜLGEN) bu çarşıda bir tur attık ama nerede o eski hava!)Hemen hemen her kitabı bulurduk Sahaflar Çarşısında. Bulamadıklarımızı da sipariş eder, bir müddet sonra istediklerimize kavuşurduk.Kitap sevgimiz fazla depreşince, Beyazıt Kapısından Kapalıçarşı´ya girer, Nuruosmaniye Kapısından, yani kestirmeden çıkarak Cağaloğlu´na, Babıali´ye ulaşırdık. Bu semtler, o tarihlerde başta kitap olmak üzere gazete, dergi, matbaalar açısından tam bir cennetti. Sahafından yeni kitap satan yerlerine, basımevlerinden kırtasiye malzemeleri satan dükkânlarına kadar oraya gideni boş çevirmeyen bir zenginlikte hatıralarımız arasına katılan unsurlardı. İşte birkaç örnek: Gazeteleri saymıyorum. Hepsi oradaydı. Hele Cumhuriyet gazetesinin bulunduğu eski konak unutulmazlar arasındaydı. Cumhuriyet dedim de aklıma, en son Cumhuriyet gazetesinde çalışan karikatürist Cemal Nadir GÜLER ile ilgili bir anektot geldi. Üstatla röportaj yapan gençlerden bir muhabir, konuşmalarının sonuna doğru şöyle bir soru sorar ustaya: "Yahu üstat! Sizin soyadınız bile güler ama pek fazla da güldüğünüz söylenemez, neden acaba?" Üstat hemen cevaplar soruyu:"Gülmez olur muyum oğlum. Ben de gülerim zaman zaman .Ne zaman güldüğüm de adımla soyadım arasında belirtilmiş zaten.Bak,Cemal Nadir GÜLER, güler ama nadir!" Meselâ, Akbaba; Yusuf Ziya ORTAÇ´ın çıkardığı müthiş bir mizah dergisiydi. Yine daha çok günlük konulara ışık tutan, bolca resimli çıkan, Ara GÜLER ustanın da epeyce çalıştığı, Şevket RADO´nun Hayat mecmuası. Sonra yayınevleri. Havass´tan tutun da May´ına kadar,İnkılâp ve Aka´dan tutun da Remzi Kitabevine kadar, Milli Eğitim Yayınlarından tutun da gazetelerin kitap yayınlarına kadar. Hele hele Varlık Dergisi ve onun yayınladığı cep kitapları büyüklüğünde olan ve herkesin rahatlıkla alabileceği fiyatlarla satılan yerli yabancı yazarların ünlü kitapları. Sanırım bizim nesil Varlık Yayınevi´ne çok şey borçludur; bize o zamanlar sundukları imkânlar açısından. Sonra? Sonra, derslerden, kütüphanelerden ve de siyasetten arta kalan zamanımız olursa çok güzel mekânlara takılırdık. Kışın Marmara Kıraathanesi(ki ona Yeni Küllük de derlerdi) Cennet ve Çemberlitaş´taki Saray Muhallebicileri, sahafların girişindeki Çınaraltı en çok ziyaret ettiğimiz mekânlardı.Tabiî o yıllardaki sinema ve tiyatro konusuna hiç girmiyorum. Zira, o yıllarda İstanbul´da sinema ve tiyatrolar altın dönemlerini yaşamışlardı. Dolayısıyla onlar ayrı bir yazının konusu olup, uzun uzun anlatılmaya lâyıklar.  Yaza doğru ise, yani Nisan ayından itibaren rotalarımızı Yenikapı, Kumkapı ve Gülhane Parkı´na doğru kaydırmaya başlardık. Bilhassa Yenikapı´daki çok geniş alanlarda yer alan çay bahçeleri, gerek görsel açıdan, gerekse sessizlik açılarından bizler için biçilmiş kaftanlardı. Yenikapı, Kumkapı deyince yine bizim dışımızda yaşanmış bir hatıra aklıma geldi. Malum, Mehmet Akif ERSOY ile Neyzen Tevfik´in arkadaşlığı,daha doğrusu dostlukları dillere destanmış. (Keşke bu dostluk herkes tarafından örnek alınıp,hayata daha çok geçirilebilseydi.Neyse.)Düşünebiliyor musunuz, birisi gayet mütedeyyin, beş vakit namazını hiç ihmal etmeyen, dininin gereklerine son derece bağlı bir insan. Diğeri ise sadece uyuduğu zamanda içki içmeyen, daha doğrusu içemeyen, günün her saatinde kafası iyi bir şekilde gezen biri. Bu iki güzel insanın dostluğu devam edegelirken, Mehmet Akif zaman zaman çıkışlar yapar Neyzen´e içkiyi bırakması için. O da "Olur."falan der ama yine de bildiğini okur. Bir gün Akif Neyzen´i çok sıkıştırır ve "Bana söz ver, bir daha meyhaneye adımını atmayacağına dair."diye Neyzen´e epeyce söylenir.Neyzen de boşta bulunup "Söz."der."Söz,bir daha meyhaneye adımımı atmayacağım. "Böylece içkiyi bırakan Neyzen Tevfìk, meyhanelerin semtine uğramaz. Zira, can arkadaşı Mehmet Akif´e söz vermiştir. Günlerden bir gün Neyzen´in eski arkadaşlarından biri İzmir´den İstanbul´a gelir. Sarmaş dolaş olup bir kahveye giderler ve eski günleri uzun uzun yâd ederler. Konu,dönüp,dolaşıp içki bahsine gelir. Arkadaşı Neyzen´e"Akşama Yenikapı´da buluşalım da bir meyhanede eski günlerin şerefine bir parlatalım."der. Tabiî, Neyzen bu öneriye şiddetle itiraz eder ve artık kendisinin meyhanelere adım atmadığını söyler. Neyse uzatmayalım. Birisi ısrar eder, diğeri itiraz. Derken sonunda Neyzen Yenikapı´ya, meyhaneye gitmeye razı olur. İzmirli arkadaşı, hemen biraz erkence gidip meyhanenin bahçesine çok güzel bir masa donatır eski günlerin hatırına. Neyzen de gider Horhor´dan bir at kiralar ve Yenikapı´ya doğru yollanır. Meyhanenin bahçesinde ufak ufak demlenmekte olan arkadaşının karşısına dikilir. Ancak atın üstünden inmez. Arkadaşı,"Yahu gelip masaya otursana. Ne dikilip duruyorsun hayvanın üstünde?" diye sorunca, Neyzen´in cevabı hazırdır: "Yok kardeşim!Ben bir kere söz verdim, meyhaneye adımımı atmayacağım diye. Oğlum,bana bir tepsi içinde mezelerimi ve rakımı hazırlayıp getir de ben de beygirin tepesinden arkadaşıma eşlik edeyim. Böylece iki arkadaşımın da gönlünü kırmamış olurum." İşte böyle...Yetmiş yaşın içine üniversite yıllarından çöreklenmiş hatıralardan bazıları. "Bölüm içindeki anılardan niye hiç söz yok?"diye soracak olursanız, cevabım gayet kısa: "Onlar anlatmakla bitmezler ki... Aziz NESİN,1985 yılında, Yetmiş Yaşım Merhaba diye, yetmiş yaşının anısına bir kitap çıkarmıştı. Ben, o zaman Dante´nin tarifiyle ömrümün ikinci yarısına yeni başlamıştım. "Vay be!Yetmiş yaş ha! Aziz Usta yetmiş yaş ha!" diye içimden söylenerek, geçen yılların uzunluğunu gözümde büyütmüştüm. Şimdi ben de aynı yerdeyim. Vah ki vah vah! Kalın sağlıcakla. İhsan KÖSE