Yahya Kaptan sayfasından alıntı harika bir nostalji yazı

BURASI KÖMÜR PAZARI!.. TEKİRDAĞ'IN DÜNYA'YA BAKTIĞI PENCERE. _______________________________________________________________________ Burası: "Kömür pazarı".. Tekirdağ'ın ilk şehirlerarası otogarı, dış Dünya ile tek bağlantısı. Zaten bütün uzak mefhumumuz İstanbul'dan ibaret, hayallerimizde İstanbul'dan ötesi yok. Kömür pazarına bakan, ya da Kömür pazarının baktığı Çankaya kahvesi, Albayrak Mehmet'in, Ali Çavuş'un kahveleri yolcu bekleyenlerin, asker uğurlayanların, gurbetteki evladının arkadaşı ile göndereceği parayı, paketi umutla ve sabırla göz kırpmadan bekledikleri yerler. Zaten burası şehrin kalbinin attığı yerdir. Etrafta otogar ahalisinin ihtiyaçları için açık esnaflar var. Bu saydığımız kahveler dışında, Lastikçi çörçil Hüseyin, meyhaneci tringa Mehmet, hafızam beni yanıltmıyorsa; otogarın orta yerinde dairevi orta büfe benzeri bir yapı, galiba Tekirdağ'ın ilk lahmacununu sattı ama sanki damak zevkimize mi uymadı, yapan mı başarısızdı çok kısa sürdü. O senelerde sabahın çok erken saatlerinde börekçi Hüseyin'in veya sobacılar sokağı dediğimiz Kesmekaya sokaktaki börekçi Fevzi'nin böreği, ya da direkler altında Demirbaşların, Latif'in veya çorbacılar padişahı pis Bekir'in çorbası yolcunun, otogar mensuplarının değişmezleridir. Telefon yok, televizyon yok, radyo deseniz sayılı evde. Dünya ile bağımız tek kanallı radyo ve pehlivan tefrikası yayınlayan bir kaç siyah-beyaz gazeteden ibaret. İstanbul'a ulaşım Muratlı-Çorlu üzerinden 6-7 saat, hava şartlarına bağlı olarak da bazen 10 saat sonra, Sirkeci Garın bir üst sokağında bitiyor. O yıllarda İstanbul'un nüfusu henüz iki milyon bile değil, o sebeple aracın ve insanın az olduğu yerde oradaki bir-iki sokak İstanbul'a otogar olarak yetiyor. Gece İstanbul'da kalınacaksa, ve mevsim yaz ise otobüste, kış ise oraya çok yakın Tekirdağlı Hüseyin Pehlivanın oteli otobüsçü hemşehrileri için her daim hizmete amade beklemektedir. Şoförlük: Çok itibarlı bir zanaat. O sebeple Yeşilçam peş peşe şoför temalı filmler çekiyor. Fatma Girik "şoför Nebahat", Ayhan Işık "küçük hanımın şoförü", Sadri alışık hep bıçkın ve yardımsever şoför. Şoför: Kaptan ya da pilot gibi kabul ediliyor, şoför denilince, adeta akan sular duruyor. Muavin derseniz; şoför adayı olması sebebiyle önemli ve mutemet kişi. Çünkü insanlar bu şoför-muavin ikilisine canını, malını ailesini emanet ediyor. İnsanın otobüs şoförü veya muavini tanıdığının olması bir nimettir. Alamanya'da enişten olacağına, şoför-muavin arkadaşın ahbabın olsun. Diyelim ki; Hayırlı bir işiniz var, muhataplarınızı önemsediğinizi göstereceksiniz, Tekirdağ'da elbette şekercinin alası var ama, otobüsün İstanbul'daki son durağı Sirkeci, "Ali Muhiddin Hacı Bekir" şekercisine iki dakikalık mesafe, "Kurukahveci Mehmet Efendi" üç dakika. Muavine rica ederseniz büyük bir sıkıntıyı çözmüş olursunuz. Otobüs sahiplerinin itibarı ise hiç tartışılmaz, onlar bu işin zirvesidir. Otobüs otobüs diyoruz ya.. Bir kere otobüsler burunlu. Bagaj: otobüsün üstünde ve arkadan bir merdivenle çıkılıyor. Ön cam genellikle iki parçalı. İçeride sigara içiliyor, cam kenarında oturan yolcu camı açabiliyor. Daha emniyet kemeri icat olmamış, müzik yok, otobüste radyo varsa da her zaman çekmiyor. Bazı özel günlerde, köyden kasabaya, kasabadan şehre, şehirden İstanbul'a gidişte bir sonraki otobüsü beklemek istemeyen yolcu koridorda oturarak gitmeyi göze alır. İşte o özel günlerde, koridorda üç ayağı bağlı melül mahzun bir oğlak, kaderine küsmüş ayakları bağlı bir horoz, yumurta sepeti, üzüm sepeti koridordaki yolcunun yol arkadaşları veya çilesi olurlar. Otobüste ikram da neymiş ki?.. Otobüsü buldun, saati denk getirdin bir de oturacak yerin var, ikram kusur kaldı... İstanbul yolcusunun evinde günler öncesi telaş başlar, o gün için börekler çörekler hazırlanır. Yolcular, aşina olsun olmasın bir birlerine ikram ederler. Özellikle hanım yolcular, "Hamile taze canı çeker, çocuktur imrenmiştir" gibi sebep üretmede fevkalade mahirdirler. Erkeklerin "asker arkadaşlığı" gibi hanımların "yol arkadaşlığı" unutulmaz hatıralarla doludur. Bu yolculukların en unutulmaz olanı, düğün alış-verişi için yapılandır. Özellikle gelin adayı ve yol yordam bilen bir yengeye ilave edilen görümce, elti, kaynana makulesi, yolluk böreklerini de hazırlayıp, başlarında bir aile büyüğü erkekle yola revan olunur. Gelin adayı en güzelini, kaynana en ekonomik olanını almanın hayaliyle yola çıkmıştır. Yenge de "bilirkişi" olarak dediğini yaptırmanın hesabındadır. Otobüse binen nane şekeri satıcısının "otobüs tutmasına, mide bulantısına, hasiyetli nanee" diye kulak tırmalayan bet sesi yolcularımızın düşünce ve hayalden koparsa da, onlar inatla kopan hayallerini düğümleyip bıraktıkları yerden hayal kurmaya devam ederler. Bu kafilenin en masumu kafilenin başındaki aile büyüğü erkektir. Berber damat adayı için çizgili pijama, babacan fabrikatör Hulusi beyin giydiği robdöşambrın aynısından alınmasını anlamaktadır da, tıraş takımı alınmasına da aklı ermemektedir. Ama onca kadınla bu "İncir çekirdeği doldurmaz" sebeple didişmektense; "ver kurtul" noktasındadır. Yolcu alma-indirme dışında kısa ihtiyaç molaları olur, o kısa molada kaşla göz arasında otobüse satıcılar üşüşür "Kim çağırdı fıstıkçıyı?" ya da "köfteci geldi" nidalarıyla satışlarını yapar ve gözden kaybolurlar. Müşteri kat kat sarılmış köfte paketini açıp da koca ekmeğin içinde domates, biber altında kalmış ve soğumuş varla yok arası köfteyi buluncaya kadar zaten otobüs hareket eder, yolcu da kaderine küser. Otobüs markalarına gelince: Bu gün çok bilindik meşhur markaların o yıllarda belki adlarını biliyoruz ama kendileri hakkında bir fikrimiz yok. Mesela o yıllarda aklımda kalan Hotchkiss diye bir İngiliz malı otobüs hatırlıyorum, İfa, Reo, Saurer, Steyr diğer aklımdaki markalar. O yıllarda, Kumbağ'lı Necati, Keçi Salim hatırlayabildiğim markalaşmış otobüs sahipleri. Ada, Tekirdağ birlik, Sönmez, Ceylan, Kale, Yıldırım aklıma ilk gelen seyahat firmaları. Motorcu Ahmet, Tatar Enver, Ali Enver ( Aliço ) Naylon Mehmet, Mastüri Mustafa ( muhtemelen maestro'nun otobüsçü jargonunda bozulmuş halidir ) İsim sahibi şoförler. Kara Hüseyin ailesi ( Hergül'ler ) ve Yıldırım'lar o yılların şoför veya otobüs sahibi olarak parlayan yıldızları. *** Bu otobüsçü-otogar esnafı, çalışamadıkları zamanlarda da gene Kömür pazarındaki kahvelerde otururlar, "Horoz ölür, gözü çöplükte kalır" misalindeki gibi oralardan ayrılamazlar. İki kişi konuşurken, belki on kişi de onlara kulak misafiridir. Şimdilerde "şehir efsanesi" denilen şeyin o yıllarda "şoför" efsanesi şekli var. Mesela konuşan söze şöyle başlıyor "Alaman'ın kalantorlarından biri demiş ki; Bana bir motor yapın, çalışırken motor kendi adını söylesin. Bunu kim başarırsa ona kızımı veririm." Hikaye bu ya; Mühendisin biri de "Krupp" motorunu üretmiş. Bu motor çalışırken, "Krup, krup" sesi çıkarırmış. Sonrasını anlatan abi de bilmiyor, mutlu son oldu mu, onlar murada erdi mi, kerevete çıkıldı mı, motoru yapan mühendis kızı beğendi mi?.. Bilmiyoruz. Mevzular: Ya Deve bağırtan rampasında yokuş yukarı yerler buz tutmuşken patlayan arka lastik, takoz, elle şişirilen şambrel, sıcak lastik yaması, o buz gibi havada ele yapışan pehlivan krikonun kolu ve bijon anahtarıdır, ya da Karıştıran'dan Şarköy istikametine yokuş aşağı inerken boşalan frenler diye, macera filmi, korku filmi gibi anlatılır durur. Hele konuşan kişi çalışmayan marş motorunun sesini, ara gazının sesini taklit eder, hayali bir direksiyonu çevirir gibi yapıp, aynadan muhayyel muavini takip edip, otobüsün arkasında olan-bitene müdahil olursa; Bütün bunlar Tekirdağ dışına çıkamamış insanlar için Jules Verne'nin "80 günde devri alem" kitabının canlı hali gibidir. Bu sohbetler hep kaza, arıza, patlayan lastik diye sürüp gitmez, elbette keyiflileri de vardır. Mesela: Keçi Salim'e keçilik nereden yapışıp kalmıştır? Bu sohbetlerden birinde rivayet olunur ki; Bu Salim abi, paranın para zamanında yüz bin liraya bir otobüs alır ki, o devirde olağan üstü bir paradır. Otobüs bir kaç sene çalışır, Salim abi para kazanır, şoför, muavin, bilet kesen yazıhane personeli ekmek yer, ev geçindirir. Bir gün otobüse müşteri çıkar, Salim de satıcı olur o devirde enflasyon sözü henüz lügatimiz de yok. Salim: "Otobüsü yüz bine aldım, bir lira karla yüz bin bir liraya veririm" der. Alıcı: "Yüz bine alırım o bir lirayı vermem" der. Herkes: "Bu iş oldu" gözüyle bakıp, çaylar içilecek rakılar açılacak sanırken, inatlaşma yüzünden olacak iş, olmaza doğru seyreder. Sonra iş nasıl tatlıya bağlanır hatırlamıyorum ama o bir lira meselesindeki inadı yüzünden otobüsçü Salim, olur "Keçi Salim." Tabii bir de bu işin kendine özgü bir dili, edebiyatı da vardır. Bilmeyen birine hiç bir şey ifade etmeyecek kelime kendi aralarında konuşurken kahkaha sebebi olur, ama dinleyenler hiç bir şey anlamaz. Mesela: "Filanca köy sapağından iki ördek çıktı " aldık diyorlar, çocuk aklımla alaka kuramıyorum. Ördek niye yola çıksın, hadi çıktı diyelim, niye el alemin ördeği oradan alıp 30 km ötede indirsinler? Sonra öğrendim ki; Ördek kayıt dışı yolcu demektir. Bunu otobüs sahibi de bilir ama, o uzun ve zor yolda şoför-muavin ikilisinin harcırahı gibi, teşvik primi gibi düşünülür. Bu da mesleğin yazılı olmayan kurallarındandır. Otobüs sahibi-şoförü son haberleri alan, modayı, Dünya'daki gelişmelerden en önce haberi olan, bu bilgileri çevresiyle paylaşan bir kanaat önderidir ayni zamanda. Çünkü otobüsçünün bir ayağı İstanbul'dadır ve bizim için İstanbul Dünya başkentidir. Artık günümüzde yollar güzelleşti ve kısaldı otobüsler konforlu ve rahat, ama şoförlerin de otobüsçülerin de eski tadı da önemi de kalmadı. Ne zaman otogar dışından bir otobüse binsem; kendimi "ördek" gibi hisseder ve gülümserim. Bu işe gönül ve emek vermiş, üzerimizde hakkı olan otobüs sahibi, şoförü, muavini yazıhane işletmecisi cümle otogar esnafından ölenleri rahmet, kalanları saygıyla anıyorum. Selam ve muhabbetle.. Yahya Kaptan