SIZIP KALMIŞIM Elimdeki kitabın aynı sayfasını defalarca okuyup durdum. Okumaya çalıştıklarımdan hiçbir şey anlamadığım için başımı kitabımdan ayırıp boş boş baktım kitaplığımdaki istiflenmiş diğer kitaplarıma. Hiç olmazsa bir müzik dinleyeyim dedim telefonumdan. Sevdiğim bir şarkının klibine tıkladım. Çalan müzik beni yaşanmışlıklarıma alıp götürdü.   Parçanın içinde geçen sözler yüreğimi kanattı. Bir yangının külünü yeniden yakıp geçti. Ben müziğe kendimi kaptırıp başka âlemlerde dolaşırken bir bildirim geldi telefonuma. Kadim bir dostum hâl hatır soruyor. Çok bitkinim? Dostuma bir cevap bile yazamadım. Gözlerimden uyku akıyor. Uykulu gözlerle komşu evlerin çatılarına bakıyorum pencereden. Çatılardaki bacalar, elden ele çelik bir ustura dolaştırıyorlar sanki. Diğer yandan göğe bakan göz gibi duran bacalar, sabahlara kadar hayatımın puslu yanlarını çekiştiriyorlarmış gibi geldi bana. Yattığım yerden doğrulup masamdaki karaladığım notlarıma uzatıyorum elimi. Daha sonra da gözlerimi notlarımdan kaldırıp duvara asıyorum bakışlarımı. Duvarda yüzlerce çivi beliriyor. Bu çivilerden reçineler gibi yarım kalmış yaşanmışlıklarım sızıyor odama. Kitaplığımın raflarında kitaplarım kendi aralarında fısıltıyla konuşuyorlar. Sırtlarını bana dönmüş olsalar da beni çekiştirdiklerini biliyorum. Tutunamayan bazı sözcükler cam kırıkları gibi sayfaların arasından yere saçılıyor. Ürkek ve mahcup bir şekilde bakıyorlar suratıma. Kitaplarım...  Sessiz dostlarım. Onlar da vefasız. Yanlarına yaklaşmak istiyorum. Benden uzaklaşmaya çalışıyorlar. Bir kapıyı yanlışlıkla açan birinin yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle bakıyorlar bana.  Göz göze geleceğimizden korkar gibi aralarındaki fısıldaşmayı sonlandırıyorlar. Onlar da uzaklaşıyorlar benden. Düşüncelerim beni bir dağın ıssız yamacına savuruyor. Yamaçlar hep uçurum. İçimden ağlamak geliyor ama ağlamak uçurumları doldurmaz ki? Bu ütopik düşüncelerimi bir kenara istifleyip kendi gerçeğime yöneliyorum. Emekli olduğum günden beri zamanımın çoğunu geçirdiğim dükkânda yaşadıklarımın muhasebesini yapıyorum uzandığım yatağımda. Her gün yüzlerce insana kızma­dan, gücenmeden, sabırla cevap verirken, onlara hizmet ederken zaman zaman kimliksiz, başkalaşmış, sanki dünyaya sadece para toplamak için gelmiş biri gibi hissediyorum kendimi.  Zaman zaman da gergin müşterilerin hakaretamiz konuşmalarını bir enfiye gibi çekiyorum sineme. ?Ya sabır.? çekerek? Tespih çeker gibi mütemadiyen sabır çektiğim o anlar geliyor aklıma. Biraz şaşkın biraz mahzun bir şekilde  ?Bu, ben miyim?? diye mırıldanıyorum.  Daha sonra ?Bırak artık!? diyor bir ses? ?Bırak da dön bak ardına. Neleri ıskaladığını, neleri kaybettiğini sorgula? Birer birer topla yol boyunca kaybettiklerini. Kendini de topla artık. Patikalarda, kitaplıkların tozlu raflarında, aynalarda, secdelerde unuttuğun kendini topla!?  Kulağımda bir uğultu... Başımı iki elimin arasına alıyorum.  Bu vaziyette dururken şiirlerden oluşan büyük bir yorgan serdiler sanki üzerime. Uykusuzluğum daha da büyüdü. İçim geçti. Göz kapaklarım kapandı. Nihayetinde sızıp kalmışım.