Ömer Seyfettin’in  “TERAKKİ”  isimli hikayesi şöyle bir tasvirle başlar: “ Yaz…Ramazan! Hava öyle sıcak ki…İndirilmiş perdelerin arkasında gizli gizli tutuşan, fakat hiç gürültüsü duyulmayan bir cehennem var sanılacak.”

Ömer Seyfettin'in "TERAKKİ" isimli hikayesi şöyle bir tasvirle başlar: " Yaz.Ramazan! Hava öyle sıcak ki.İndirilmiş perdelerin arkasında gizli gizli tutuşan, fakat hiç gürültüsü duyulmayan bir cehennem var sanılacak." Bu betimlemeyi, Niyazi ile Neşet'in ülkemizde yaşanan siyasi, sosyal ve ekonomik değişimler üzerine yaptıkları karşılıklı konuşmaları takip eder. Teknolojide yaşanan hızlı değişimleri şaşkınlık ve heyecanla birbirlerine anlatırken sokaktan gelen bir ses sohbeti böler. Neşet perdeyi aralayıp baktığında, sokakta tek başına yavaş yavaş yürüyen, üstü başı perişan, omuzu torbalı, eli değnekli bir adamla göz göze gelirler. " Allah rızası için bir dilim ekmek!" der adam. Onlar perdeyi kapatınca, kendi halinde biri ve hatta dilenci zannettikleri adam yine yüksek sesle velakin ciğerlere dokunan sözleri söyleye söyleye yoluna devam eder. Değerli dostlar, biliyorum ki siz şu anda adamın yol boyunca neler söylediğini merak ediyorsunuz. Keşki tembellik etmeyip hikayenin bütününü okuyabilseniz. Adamın filozofça sözleri aslında öykünün can damarı. O da toplumsal değişimi başka bir açıdan görüyor ve sorgulama yapıyor. Ne diyor biliyor musunuz? Diyor ki: " Dünya değişti. Eski günler geçti. Merhamet, mürüvvet, insaniyet kalmadı. Herkes keyfinde , eğlencesinde, kimse kimseyi düşünmez oldu. Bu ne haldir? Dünya bir cifedir. Uyanın kainata bakın. Fani şeylere aldanmayın. Bugün varız yarın yok! Hayatın sonu ölüm. Altınlara gark olsak, demirden, çelikten kaleler içine saklansak, mutlaka ölüm gelip bizi bulacak. Nefsine uyanların, zevkten başka bir şey tanımayanların, hayvanlardan ne farkı var? Merhamet, şefkat, elalem kimsenin umurunda değil. Sadakanın ismi unutulmuş. Yiyiniz, içiniz, keyif ediniz. Çalınız, oynayınız. Güzel evlerin içinde, temiz karyolalarda, rahat rahat gündüz uykularına yatınız. Ah nerede fazilet?" Ömer Seyfettin 1920 yılında aramızdan ayrıldı. Aradan 100 yıl geçmesine rağmen değişen bir şey var mıdır? Sanayileşmenin ve bilimin sağladığı teknolojik gelişmelerin konforuyla " ben" merkezli bir dünyanın vahşi robotları haline dönüştük. Tanrı kelamıyla insan; "eşref-i mahluk: en şerefli varlık", "ahsen-i takvim: güzellikler manzumesi" olarak yaratılmışken ," esfel-i safilin: aşağıların en aşağısı", "belhum a'dal : hayvanlardan da aşağı" bir hayatı tercihte, şeytanı bile tiksindirecek kadar ileri gitti. Mazlumların kemikleri, gariplerin gözyaşları, kölelerin çalınmış emekleri, işçilerin gaspedilmiş haklarıyla inşa edilen kapitalizm yeni firavunlarıyla bugün insanlığın baş belası, merhametin, barışın, faziletin ve ahlakın da iflah olmaz celladıdır. Bu böyle devam edemez. Hikayedeki adam sokağın sesidir, vicdanın çığlığıdır. Covid-19, bir anlamda kirli kapitalizmin merhametsiz hükümranlığına İlahi bir ihtardır aslında. Yine Ramazan ayındayız. Yine yaza denk gelen bir Ramazan ayının son günlerini yaşıyoruz. Dışarıda ağır bir hava. Memleket erken gelen ve 90 yılın rekorlarını silip atan çöl sıcaklarından muztarip. Ramazan ayı ve oruç, bize kaybettiğimiz değerleri, çalınmış medeniyetimizi yeniden hatırlatan müthiş bir eylem. Mesele aç kalmak değildir şüphesiz. İbadetlerin ruhuna nüfuz edemedikten sonra şekliyle oyalanmak nefsin bir başka galebesidir bize. O kadar çok şey anlatmak istiyorum ama kendimi doğru ifade edememek veya yanlış anlaşılmaktan çekindiğim için dini konularda yorumları uzmanlara bırakıyorum. Ramazan münasebetiyle televizyon kanallarının neredeyse tümünde programlar yapılıyor. Onlar bile içtihatlar ve tefsirlerde, sünnet ve hadislerde anlaşamazken ve hatta birbirlerini kafirlikle , yani inkarla itham ederken benim daha da temkinli olmam gerekiyor. Sıratı uçarak geçirten terliklerin, yanmayan kefenlerin karaborsa olduğu, fesli Kadir'lerin, Cübbeli Ahmet'lerin, Karataş hocaların, Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Armağan, Sevda Noyan'ların referans kabul edildiği bir toplumda kime neyi anlatabiliriz ki? Onlar 12 yaşındaki kızların evlenme ruhsatlarını yazmakla meşguller. Onlar dediğime bakmayın, içlerinde profesörler var. Bir tanesi daha dün akşam Türkçülüğün dinen haram olduğunu söyleyebilme cüretini gösterdi. Ötekisi Milli Mücadeleye dil uzatır, berikisi Atatürk'e hakaret eder. Bıktık be bunlardan. Ne diyordu Ömer Seyfettin: "İslamcılık adı altında TÜRK düşmanlığı yapan soysuzlardan nefret ediyorum." Ne diyordu N.Atsız: " Din tüccarlarının en büyük özelliği, milliyetsiz olmalarıdır." Başka söze gerek var mı? Bunlar yüzünden dinden soğuyor millet. Eski Diyanet İşleri Başkanlarının açıklamalarına bayılıyorum. Bize vahyedilen din bu değil diyorlar. Bunlar Emevi zehri içmiş, Vehhabi morfini almış, selefi duygularla Kur'anın ruhundan ve merhamet Peygamberinden uzaklaşmış , milleti din ile aldatan ahlaksızlar. Dini ranta çevirmeyi asla düşünmeyen , naklin değil aklın ve bilimin aydınlığında konuşan ,korkuyu değil sevgiyi öne çıkaran bir nice temiz gönüllü din görevlisini elbette tenzih ederim. Ama bunları niçin görevdeyken dile getirmekten korkarlar ki diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.. Dostlar, bir salgın bizleri evlerimize hapsetti. Ramazan bu yıl eski tadında ve coşkusunda yaşanamadı. Milli bayramlarımız da öyle. Minareler ezansız, kulaklarımız ve dudaklarımız Kur'an'sız değil ama, camiler cemaatsız, mabetler mahzun. Bir zorunluluk elbette. Ama iyi ki bu yasakları AKP iktidarı uygulamaya koydu. İktidarda CHP olsaydı kim bilir ne ithamlarla karşılaşır, bu ithamlara inanan kim bilir ne kadar çok müslüman olur, yüz yıl sonra bile bu yalanlarla toplumun huzuruna musallat olan siyaset cambazlarının elinden dinimizi, inançlarımızı kurtarmaya çalışırdık. Salı günü Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramıydı. 19 Mayıs demek; Samsun demek, özgürlük demek, emperyalizme başkaldırı demek, Milli devletin temel harcı demek, bağımsız Türklük demek, Atatürk demek. Astık yine bayraklarımızı balkonlara, söyledik özgürlük türkülerimizi coşkuyla yine. "Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar." Bu yıl belki birlikte sert adımlarla yürüyemedik ama sesimizi yer, gök, suya dinlettik yine. Akşam Kadir gecesinin ruhaniyetiyle yeniden dirildik. Gönlümüzü, duygularımızı vahyin Muhammedi muştusuyla yeniden inşa ettik. Rahmet ve Kur'an ayı Ramazanı uğurlarken buruk duygular kaplıyor içimizi. Bir dahaki ramazanda kimler olmayacak aramızda bilmiyoruz. Allah tutuğumuz, tutabildiğimiz oruçları, verdiğimiz sadaka ve zekatları kabul etsin. Değerli okurlarım her iki bayramınızı da kutluyor, sağlık ve esenlikler diliyorum. ------Ahmet Acaroğlu------