Sonuç olarak, hayat akarken, kendi içimizdeki zehirlerin panzehiri birbirimize daha çok sevgiyle ve iyilikle yaklaşmaktır.

Değerli takipçilerim, emek vererek yazdığım yazıların arasına zaman zaman çok sevdiğim ve belki de daha önceleri okuduğunuz bazı ibretlik hikayeleri düzenleyerek sizlerle paylaşacağım. Aşağıdaki yazı da bunlardan biri. İyi okumalar dilerim. GELİN VE KAYNANA Günün birinde güzel bir genç kız çok sevdiği aşığıyla evlenir. Evlendikten sonra kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlarlar. Gelin ilk başlarda bu birliktelikten çok mutludur fakat ilerleyen günlerde kaynanası ile sorunlar yaşamaya başlar. Kuşak farkı ve yaşanmışlıkları nedeniyle kişilikleri tamamen birbirinden farklıdır. Genç gelin bu kuşak farkının da etkisiyle bazı sebeplerden dolayı her gün kaynanasıyla tartışır ve bu tartışmalar zamanla kavga boyutuna ulaşır. Bu durumu sezen kocası da annesi ve eşi arasında kalır ve o da günden güne mutsuz olur. Çünkü bir yanda eşi bir yanda da annesi vardır. Genç gelin "Bu böyle gitmez, bir şeyler yapmak gerek." diye kara kara düşünmeye başlar. Her türlü sıkıntıya derman olduğu konuşulan yaşlı baharatçıya gider ve derdini ona anlatır. Yaşlı baharatçı genç gelini can kulağıyla dinler ve ona yardım edeceğini söyler. Yardım için de bir karışım hazırlar geline verir ve şöyle der: - Bu karışımı üç ay boyunca her gün kaynanan için yaptığın yemeklerin içine az bir miktar koyacaksın. Kimsenin senden şüphelenmemesi için de ona çok iyi davranmalı, onun en sevdiği, güzel yemekleri yapmalısın. En kısa zamanda kaynanandan kurtulacaksın. Sevinç içinde eve dönen gelin yaşlı baharatçının dediklerini aynen uygular. Her gün kaynanasının sevdiği en güzel yemekleri yapar. Kaynanasının yemeğine az miktarda o karışımdan damlatır. O günden sonra kimse şüphelenmesin diye kaynanasına çok iyi davranır. Bir süre sonra kaynanası da çok değişir ve ona kendi kızı gibi davranmaya başlar. Artık herkes mutludur, evde mutluluk rüzgarları esmektedir. Fakat gelin gün geçtikçe yaptığının bir hata olduğunu düşünür ve büyük bir pişmanlıkla birlikte suçluluk duymaya başlar. "Kaynanamın sonu ne olacak acaba, onu öldürecek miyim, ben ne yaptım?" diye kara kara düşünürken sonunda bu duruma dayanamaz; pişman ve suçlu bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tutar. Yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehrin etkisini yok edecek panzehir için yalvarır. Kaynanasının ölmesini istemediğini söyler. Yaşanan gelişmeleri aktarır. Baharatçı yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran genç kıza bakar, gülmeye başlar ve der ki: - Merak etme sana verdiğim karışım zehir değildi, hatta çeşitli vitaminler içeriyordu. Bu yüzden kaynananı zehirlemedin; olsa olsa onu daha da güçlendirmişsindir. Gerçek zehir ise senin ile kaynanan arasındaki tartışmada ve kavgadaydı. Öfke baldan tatlıdır derler. Sen ona iyi davrandıkça o da değişti ve aranızdaki zehir yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gelin kaynana değil, gerçek bir ana kız oldunuz. Sonuç olarak, hayat akarken, kendi içimizdeki zehirlerin panzehiri birbirimize daha çok sevgiyle ve iyilikle yaklaşmaktır. Sevgi de iyilik de karşılığını mutlulukla bulacaktır. Yunus´un dediği gibi "Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz."