Nazım Hikmet’in doğum yıldönümünde yazdığım ;” Nazım’a Farklı Bir Bakış” adlı makalem nedeniyle oldukça değerli mesajlar aldım okurlarımdan.
Kimi dostlar, benim vurgularıma rağmen onun ideolojik saplantıları ve vatana ihanetinden dolayı gönüllerinde bir yumuşama veya ona karşı bir sempati oluşmadığını, ünlü şair olsa da "büyük şair" sıfatının ona yakıştırılmasının doğru olmadığını dile getirdiler. Kimi dostlar da Nazım'ın bu özelliklerini bilerek onu sevdiklerini, ondaki evrensel değerlerin ve Türk'çe sevdasının sevdaları haline dönüştüğünü ifade ettiler.
Benim için bütün yorumlar değerliydi. Zaten bilinçli okurlar, yazımın bir düşmanlık veya bir aşk yaratmak niyetini taşımadığını kavramışlar. Tam tersine, yıllar sonra hiç değilse, daha olgun bir tavırla, yanlışlıklarımızın farkına varıp,barış ekseninde bugün nasıl kucaklaşabiliriz fikrini canlandırmaya çalışıyorum ben. Etrafımızda bunca düşman varken ve bekamıza kastederken üstelik! Yalnız bir yorum bir hayli düşündürdü beni. "Hocam sağ kesim (ne demekse) senin dediğini yapıyor ve dün düşman gördüklerini hoşgörü ile kucaklıyor, alıp okuyor, ama aynı davranışı sol kesim (ne demekse) aydınlarında göremiyoruz. Öyledir belki, bilmiyorum. Ayrı bir tartışma konusu.
Ben Necip Fazıl'la büyüdüm. Babam daha 1950'li yıllarda N.Fazıl'ın çıkardığı Büyük Doğu dergisine aboneydi. Ona göre İskilip'li Atıf son devrin din mazlumlarından biriydi ve şapkaya karşı çıktığı için idam edilmişti.Gerçeğin öyle olmadığını,onun Kuva-yı Milliye karşıtı ve İngiliz muhibbi ,Atatürk'e ölüm fetvası veren bir hain olduğunu öğrendiğimde artık Necip Fazıl'a bakışım aynı kalabilir miydi? Lozan Fesli Kadir'e göre bir hezimetti.Ama Fesli , muhafazakar kesim (ne demekse) için şeriatın korkusuz kalemi, laikliğe karşı dinin susmayan hatibiydi. Oysa o, Atatürk'e hakareti ibadet,Yunan'a alkış tutmayı cihadın gereği gibi gören bir meczuptu.Bunları gördükten sonra yine de sevgisinde değil ama düşüncesinde farklılık olmuyorsa bir aydının, başka söze gerek yoktur. Benim demem odur ki; birbirimizi ikna için uğraşmadan, artılarda buluşalım. Şurası bir gerçek ki; Cumhuriyetimiz elden gittikten sonraki bir barışın ve kucaklaşmanın ne sağa, ne sola bir faydası olmayacak, atı alanlar Üsküdar'ı geçince ağlamak bile ateşimizi söndürmeye yetmeyecektir.
Sadece politikacılar sevmez polemikleri. Edebiyatçıların da kendi aralarında çok sert denilebilecek üslupla yaptıkları polemikler meşhurdur. Madem ki bu yazımda yine Nazım Hikmet ve Necip Fazıl'dan söz ettik. Aslında ikisi de Heybeliada Bahriye Mektebi'nde öğrenci ve arkadaştır. İkisi de okulu yarım bırakmış, ikisi de defalarca mahkum olmuş, cezaevinde yatmıştır. Biri komünist ideolojinin sesi olurken, diğeri İslamcı siyasetin fikir ve aksiyon lokomotifi olmayı tercih etmiş ve aralarında müthiş polemikler yaşanmıştır. Bugün size bu iki şairin birbirlerine yazdıkları ve dergilerde yayınladıkları iki mektubu takdim etmek istiyorum.Nazım Hikmet, 1936 yılında eski dostu Necip Fazıl'ı iktidar yalakalığı yapmakla suçlayan bir mektubu Varlık dergisinde yayınlayınca ikisi arasında kıyamet kopmuştur.
NAZIM HİKMET'İN NECİP FAZIL'A MEKTUBU
"Sevgili Necip, ismin temiz demek, "necib" temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip'i necis yapma. Sen en cihan şümul eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni, o lisan-i mücerret dilinle Babıali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.
Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye cami direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili Necip, elinde Sur-i İsrafil var, onu borazana çevirme. Eski dostunNazım."
NECİP FAZIL'IN NAZIM HİKMET'E CEVABI
"Nazım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.Sana kızmıyorum. Kızmayacağım.Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hakim darağacı önünde küfürler savuran mahkuma kızamaz.
Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hakimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alakadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hakim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.
Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başıyla fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.Çünkü iflas nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (nam-ı müstear)dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear)ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç bi ilaç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kim bilir nelere başvuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilan ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, Beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.
Bundan bir kaç ay evvel Babıali'de, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı: Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakarlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten men ederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmayan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selam verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekleyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta Komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlik reklam açıkgözlülüğünü. Senin nene mukabele edeyim?
Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarmaş dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat adiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?
İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kabusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktiyle vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!
Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefh edemeyeceğim. Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan acizim.
Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman.
Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!"
(11 Nisan 1936)