Ömer Han: Kızım yönümü kıbleye döndüm Kabe´ye gidiyorum diye niyet et ?Bismillah? deyip yola çık. Belki nasip olursa Türkiye´ye gidersin, babanın izlerini bulursun. Kırım Türkiye´ye yakın, çocukların büyürler sen gidemesen bile onlar giderler Kırım, Bahç
Muhaceret zordur. Köklerinden, toprağından zorla koparılmak zordur. Zordur göç. Zordur göçmenlik!
Doğu Türkistan acıyan yanımız, kanayan yaramız, gözyaşımız. Bizim bu dert ile dertlenmek için, neler yaşandığından haberdar olmamız gerekmektedir.
Dolunayla dertleşen bir annenin kızıyım diye başlayan gerçek bir göç hikayesinin satır aralarında bulabilecek miyiz?
??Yine dolunaya bakarken dolup taştı gözlerim. Yüreğimde kıvılcım, ateş topu oldu yeniden, bir hikaye canlandı dünden, öteki ve öbür günden, yıllar öncesinden. Bir hikaye ki; gayesi hiç gerçekleşmemiş canım anneciğimin yanık kokan hasretinden. Kader onu doğup büyüdüğü topraklarından evinden, barkından bütün sevdiklerinden alıp götürüyordu. Annem kafiledeki onlarca yanık, dertli muhacir annelerden biriydi. O annelerin her birinin acılarla örülmüş acı ve buruk hikayeleri vardı, neleri saklayarak gidiyorlardı kim bilir?
Zulüm anaları evlatlarından, kardeşleri birbirlerinden koparıp uzaklara sürüklüyordu. Zalimin zulüm pençesi kanatıyordu yılları, yolları, anaları, çocukları...
Annem baştan beri sonu belli olmayan muhacerete gitmek istememişti. Evinden, barkından, yurdundan, yuvasından ve bütün sevdiklerinden kopmak çok zor geliyordu. Ne olursa vatanında olsundu?
Sekiz kardeşi ve annesiyle kıyametlik vedalaşırken hıçkırıklara boğulmuş son anda yine geri dönmek istemişti. Oysa; Çin zulmünden kurtulmak için bu göç bir fırsat, bir nimetti. Geri dönmek olmazdı. Aslında bu göç kafilesine katılabilenler şanslıydı. Anneciğim annesine ve kardeşlerine ?Nereye gideceğimizi bile bilmiyoruz, gideceğimiz yerler çok uzakmış, aylarca yol gidebilirmişiz. Geri dönüşü olmayan o diyarlarda ben ne yaparım? Yol bilmem, iz bilmem, mektup bile yazamam. Başıma bir şey gelse ben kime giderim? Sizleri özleyince ben ne yaparım? Nasıl dayanırım hasrete, demişti.
Anneannem ve büyük dayım Ömer Han: Kızım yönümü kıbleye döndüm Kabe´ye gidiyorum diye niyet et ?Bismillah? deyip yola çık. Belki nasip olursa Türkiye´ye gidersin, babanın izlerini bulursun. Kırım Türkiye´ye yakın, çocukların büyürler sen gidemesen bile onlar giderler Kırım, Bahçe Saray, Ak Mescit civarında ikamet edermiş amcaların, halaların. Hacı Zübeyde, Hacı Osman, Hacı Ali Nuri, Hacı Habibullah onlar haberlerini alırlarsa kesinlikle seni ararlar. Hiç üzülme! Belki bizde senin arkandan gideriz. Buralar yaşanmaz oldu artık, nefes almak için vatandan ayrılmak şart oldu, çocuklarını kurtar bu kıyametten. Çocukların büyüyüp sana akraba yokluğunu aratmayacaklar?
Her kafadan bir ses, herkesin gözlerinde yaş, her insanda ayrı bir hüzün vardı. Gökyüzü sessizce olup, biteni seyrediyor tarihin derinliklerine not düşüyordu, anlatılması imkansız bu saatleri, dakikaları?
Yol boyunca ağaçlar, uçuşan kuşlar, esen rüzgar veda ediyordu bu vatanın mahzun evlatlarına, ayrılığın, acının, hüznün tarifi olmayan gündü o gün. Aylardan Mayıs yılın en güzel ayı baharın en güzel günlerinden biri olmasına rağmen sanki başlara gökten taş yağmışçasına keder ve karanlık günü yaşıyordu Doğu Türkistan.
Annemin en küçük kardeşi Ebubekir gözyaşları içinde yalvarıyordu: canım ablam ben senin yokluğuna dayanamam, al beni de götür. Sakla beni, eşyaların arasına sakla, elbisenin içine gireyim hiç sesim çıkmaz, kimse anlamaz, nereye saklarsan sakla, ne yaparsan yap beni götür? diyor hıçkırıklar içinde o anneme, annem de ona sarılıyordu:? götürmez miyim hiç, canım kardeşim. Götürürüm elbette ama çaresizim, imkansızım, yakalarlarsa seni kurşuna dizerler. Listede ismi olmayanları sınırdan geçirmezler.?
Kız kardeşler dakikalarca sarılıp ağlaşıyorlardı.
Anneannem, dayılarım, teyzelerim ve diğer akrabalar ayrı ayrı teselli ediyor umut ekiyorlardı anneciğimin yüreğine. Büyük dayımın sözleri o gün bugün hiç silinmedi hafızamdan: ?Canım kardeşim, güzel kardeşim. Elbette senin duygularını dile getirecek birisini bulursun. Şayet bulamazsan her ayın on dördüncü akşamı dolunaya anlat bütün hissettiklerini, bizde o saatte dolunayla halleşiyor ve seni dinliyor olacağız. Dolunay seni dinleyecek bana inan, dertlerini, kederini, sevincini, hüznünü, selamını her şeyi paylaş. Yeryüzünde bir tek ay var ve her ayın ön dördüncü gecesi bir bakır tepsi gibi yuvarlak ve parlak olur.
Dünyanın her yerinden görünür. Gökyüzü bir tane unutma, biz seninle aynı gökyüzünün altında, aynı ay ile fısıldaşıyor olacağız. Biz, bizi duyarız, gece duyar bizim dertleştiklerimizi, özlemini, hasretini anlat dolunaya! Dolunay´ın öbür tarafında bizim olduğumuzu düşün, biz görürüz seni, duyarız. Rüzgarlarla, yağmurlarla gökyüzünden selam yollayacağız sana. Yerin üstünde olunca bir gün mutlaka kavuşma umudumuz var. Yerin altından ses gelmez!
Yaklaşık dört aylık çetin bir yolculuktan sonra Afganistan´ın başkenti Kabil´e gelmiştik. İkiz kardeşlerimden kız olanı dağların zirvelerinde sisten zehirlenerek ölmüştü. Diğeri de kafile geldikten birkaç gün sonra ölmüştü.
Sınır komşusu olması dolayısıyla bağrına basmıştı Afganistan muhacirleri. Ayrılık yaman, iç yakan ve gün geçtikçe büyüyüp alevlenen bir duyguydu yüreğimizde, gözlerimizde, özlemlerimizde? Babalarımızın çok çalışması gerekiyordu. Gece, gündüz çalıştılar. Biz çocuklara daha iyi bir yaşam sunabilmek ve ele, güne muhtaç olmamak için çırpınıp duruyorlardı. Gurbet yılları çok uzun yıllardı o yıllar?
Her ayın on dördü olduğunda annem dolunayla söyleşir, dertleşir, gözyaşlarıyla hasretini anlatırdı. Annemin sabaha kadar huzurla uyuduğu olmazdı. Dualar, yakarışlar, niyazlarla geçen gecelerin hangi saatlerinde uyuduğunu tam olarak kestirememiştim.
( Hikayemiz devam edecek efendim)
Gülay SORMAGEÇ