DEĞİŞEN BAYRAMLAR MI SİZCE?

Bir bayramı daha geride bıraktık. Alışılagelenin tersine ben bayram yazısını bayram sonrasına bıraktım. Sebepsiz değil tabi.Hayatımda ilk defa bir dini bayramı yaşadığım kentin dışında kutladım. Halbuki gizli açık hep eleştirir,hatta kızardım bayramı tatil için fırsat bilip kapısını kapatıp uzaklara gidenlere. Onlardan birisi de ben oldum bu bayram. Yok canım seyahate çıkmadım.Enez´de yazlıktaydık.Enez çok uzak sayılmasa da sonuçta Uzunköprü´den uzaktaydık. Garipsedim mi? Hayır dersem yalan olur. Başkaları için yaptığım eleştirilerin hedefine kendimi koydum bu sefer.İnanın hiç değişmedi düşüncelerim. Yine eski bayramlar canlandı gözümde,çocukluğumun bayramları. Beklerdik o günleri. Bayrama birkaç gün varken alınırdı kurban. Kenar mahallelerde henüz apartman saltanatının başlamadığı o yıllarda, bahçesinde türlü çiçeklerin ve meyve ağaçlarının ortasında minyatür gibi duran yer evlerinde yaşıyorduk. Babam bir talikayla getirdiği kurbanı o ağaçlardan birine bağlardı pek de uzun olmayan ipiyle. Meee sesiyle kurbanın geldiğini anlar,hemen bahçeye koşardık kuzenlerle beraber. Üç günde bizden biri oluverirdi kınalı kuzu.Gece olunca evin arkasına ekli olan kömürlüğe kapatıyorduk onu.Mevsim soğuksa üşümesin yada bir köpeğin saldırısına uğramasın diye. Bayram sabahı babam elimden tutar beni de camiye götürürdü. Bayram namazlarında cemaat çok kalabalık olur, bazıları dışarıda yere serilen sap hasırların üzerinde kılardı namazlarını. Hocanın vaazda anlattıklarının içinde beni en çok etkileyen Hz.İbrahim ile oğlu Hz. İsmail arasında geçen konuşmalar olurdu.Ya Allah o koçu göndermeseydi,ya taşı bile ikiye ayıran o bıçak İsmail´in de boynunu kesseydi şimdi babam da beni mi kurban olarak Allah´a sunacaktı? Acaba ben de İsmail gibi Allah´a tevekkül edip babamın Allah´a teslimiyetine yardımcı olabilecek miydim? O nedenle camiden çıkıp eve dönerken koçun biraz sonra kesilip kurban edilecek olmasını düşünür, üzüntü ile sevinç arası garip duygular yaşardım. Eskiden AVM´ler yoktu elbette. Çarşıda her mesleğin öne çıkan varlıklı esnafları vardı. Onların mağazaları büyük olur, aradığınızı o dükkanlarda bulabilirdiniz. Telli Çeşme Meydanı Gazi caddesinin yani çarşının merkeziydi o zamanlar. Daha sonraları babamla amcam da orada bir dükkan kiralamış, uzun yıllar bugünkülerin ayakkabıcılık dediği kavafiye mesleğiyle uğraşmışlardı. Arefe günleri çarşıdaki hareketlilik gece yarısına kadar devam ederdi. Herkes sebze ve meyvesini bahçesinden elde ettiği için daha çok giysi alışverişi yoğun olurdu. Zenginler için zaman ve maddiyat sorunu olmamasına rağmen halkın bir çoğu bu tür ihtiyaçlarını bayramdan bayrama tedarik etmeye çalışır, alınanlar aynı zamanda bayram hediyesi yerine geçerdi. O nedenle de bunlara bayramlık denirdi. Bir yaz bayramında babam bana da bir çift altı kösele,hakiki deri sandalet almıştı. Hiç unutmam, yastığımın ucuna koyduğum ayakkabılarımı okşaya okşaya uyumuştum. Bayram demek tatlı demekti.Ve tatlılar hazır alınmaz,komşu kadınlar bir araya gelerek birlikte yufka açar, birbirlerine yardım eder, sırasıyla tatlılar bahçedeki toprak fırınların odun ateşinde kızarırdı.Tepsilerin en büyüğü seçilirdi, çünkü yaşlı insanların bulunduğu evlerin ziyaretçileri de çok oluyordu. Özellikle uzak yakın bütün akrabalar dolaşılır, büyüklerin elleri öpülürdü. Bayramlarda akrabalar hep bir arada olduğu için evler bir şölene dönüşürdü. Bugün bayram denilince tatil akla geliyor, adeta evlerden kaçılıyor, şehirden uzaklaşılıyor. Kabul edelim ki;bu bir sosyal değişim, modern hayatın getirdiği yeni bir yaşam tarzıdır. Köyden kente göçün, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sancılarının,yeni ekonomik düzen sarmalının ve tabiki modern kitle iletişim araçlarının özendirdiği mobilize turizmin bize dayattığı neo-liberal, ben merkezli bir kültür biçimlenmesidir bu. İletişim araçlarının tetiklediği ve özendirdiği farklı bir dünyanın inşasıdır. Her nesil bir öncekini eleştirerek var eder yaşam felsefesini. Nesil çatışması dediğimiz şey de budur aslında. Değişim hayatın olmazsa olmazı. Hayat sürekli bir yenilenme demek. Dünküler dünü anlattılar, bugünkülerin yeni şeyler söylemesine olumsuz yaklaşmamak lazım. Bence asıl sorun; eskiyi atar veya terkederken yerine yeni diye neyi koyduğumuzdur. Medeniyete katkıda bulunabilir veya medeniyetin nimetlerinden elbette yararlanabiliriz.Ama KÜLTÜR ; bizi MİLLET yapan en önemli değerdir. Prof.Dr.Mümtaz Turhan KÜLTÜR DEĞİŞMELERİ isimli eserinde bu konuda önemli karşılaştırmalar yapmış,çarpıcı tesbitlerde bulunmuştur. Benim de tez hocam rahmetli Prof.Dr. Mehmet Kaplan NESİLLERİN RUHU adını taşıyan kitabında, aydın sorumluluğu ile yeni kuşaklar için önemli düşünceler ortaya koymuştur. ?Değişerek devam etmek,devam ederek değişmek? diyen Ahmet Hamdi Tanpınar sorunun çözümünü ne güzel formüle etmiştir. Değişiyoruz, hem de çok hızlı bir değişim yaşıyoruz. Ama değerlerimizden uzaklaşarak TÜRK varlığını nereye kadar ve ne kadar yaşatabiliriz. Kafamı kurcalayan soru bu. GAP gezisindeyim ve ben seyahatte bile bunu düşünüyorum. Adıyaman´dan gönül dolusu selamlar. Ahmet Acaroğlu