Bu yıl ramazan garipti, iftarlar, sahurlar, oruç garipti. Camiler yalnız, sokaklar, caddeler ıssız, yollardaki adımlar gönülsüzdü.

Bir görünmez virüsün eve hapsettiği insanlar can sıkıntısından muztarip, siftahsız dükkan kapatan esnaf devletin desteğine hasretti. İlk defa yaşadığımız bu küresel salgın, ekonomileri felç ettiği gibi toplumların psikolojisini de tarumar etti. Bu kadar olumsuzluğun yaşandığı bir ortamda bayramın tadı olur mu hiç? Ne sizin kapınızı çalan var ne de siz açılmasını beklediğiniz bir kapının eşiğindesiniz. Ama eğer sağlığımız söz konusu ise bu kasvetli duruma , bu sıkıntılı sürece eyvallah demek zorundayız. Eskiden böyle mi olurdu bayramlar? Her evde günler öncesinden başlardı hazırlıklar. Her aile gücü yettiğince önce çocuklarını sevindirmeyi düşünür, bayramlık ayakkabı ve giysiler alınırdı. Zaten bayramlar beklenirdi yeni bir ayakkabı ve giysi için. Ancak bayram sabahı giyebileceğimiz bu hediyeler her gece yatağımızın baş ucunda durur, rüyalarımızı süslerdi. Dini bayramlar tatlısız olmazdı. Belki o nedenle ramazan bayramının adı; " şeker bayramı" olmuştur Türk coğrafyasında. Baklava tatlıların şahı idi. Ve genellikle komşu kadınlar her gün bir başka evde bir araya gelerek yufkalar açarlar, büyük bir dayanışma örneği sergileyerek, sırayla birbirlerinin tatlılarına yardım ederlerdi. Makbul olan evde yapılan bol cevizli, ağızda dağılıveren , tadı damağınızda kalan o seksen yufkalı baklavalardı. Şimdi her şey hazıra döndü. Babam da annem de ilkokul yıllarımda terziydi. Milletçe her işimizi son dakikaya sıkıştırma alışkanlığı nedeniyle bayramlık yeni elbise siparişleri hep son haftaya bırakılırdı.Diğer mahallelerden gelenler bile az değildi. Rahmetli annemin diktikleri beğeniliyordu. İşim çok yetiştiremem dese de kimseyi kıramazdı. Belki onun için çok seviliyordu. Arefe geceleri sabaha kadar uyumadığını, Singer marka ayak pedallı makine onun hızına yetişmeye çalışırdı. Biliyor musunuz kerpiç evimiz bir oda ve küçük bir sofadan ibaretti. O oda bizim herşeyimizdi ve babamla ben bayram namazından döndüğümüzde pırıl pırıl tertemiz olurdu. Annemin o tempoya nasıl ayak uydurduğunu , bu yorgunluğa nasıl dayandığını düşündükçe duygulanır, onların hakkını ödeyemeyiz diye iç geçiririm. Babannem ve amcalarımla biz aynı bahçedeydik. Kahvaltıdan sonra yaşça büyük akrabalar ve komşular birlikte ziyaret edilir, daha sonra uzak mahalledeki anneannemlere yola çıkardık. Geç olunca at arabası veya fayton da bulunmadığı için geri dönmeyi göze alamaz, orada yatıya kalırdık. Ertesi gün evimize döndüğümüzde en büyük o olduğu için büyük aile Mehmet amcamlarda toplanır, yastağaç denilen yuvarlak tahta yer sofrasında yemekler yenilip, baklavanın tadına bakıldıktan sonra odaya kahvelerin kokusu yayılırdı. Sonrasındaki muhabbet öyle bir iki paragrafla anlatılamayacak kadar derin olur, halam ve tetem başta olmak üzere bayanların birlikte söylediği Tuna ağıtları, Silistre, Tutrakan, yani doğup büyüdükleri topraklara hasret türküleriyle,1934'deki göçün tortusu acı hatıralarla devam ederdi. Galiba benim gönlüme ilk milliyetçilik tohumlarını serpen bu derin muhabbetlerdi. Gelişen sosyal hayat bu güzel gelenekleri yok etti. Diyeceksiniz ki; "-Ahmet hocam, bu bayramdaki gariplikleri ve yalnızlıkları sadece Covid-19 salgınına da bağlamayalım. Zaten epey zamandan beri gariptir bizim bayramlarımız. Bırakın büyük aileyi, çekirdek aileler dahi bayramları ,bayram geleneklerini unuttu. Artık ana babanın hatırı bile tatil için gidilen uzak diyarlardan bir telefon mesajıyla sorulur oldu." Ne diyebilirim ki, haklısınız çünkü. Gençleri bayram namazına dil dökerek ikna ediyor, mezarlık ziyaretlerine neredeyse sürükleyerek götürüyorsunuz. Yeni nesil sanal bir alemde, senaryosunu başkalarının yazdığı sanal rüyalarla büyüyor. Nerede bizim sanatımız, nerede bizim kültürümüz? Kültürü yokedilmiş bir milletin, varlığı ne kadar devam edebilir? Tehlikeyi anlatabiliyor muyum? Ne olur yaklaşan tehlikeyi görün dostlar. Tübitak'ta görevli kardeşim Yasin; "abi bu salgın herkese bir şeyi öğretti; globalizm ölmüştür. Bu bir kapitalist palavradır. En zengin ülkeler bile sadece kendi halkı için mücadeleyi öncelemiştir. O halde biz de kendi özümüze dönmeli başkalarına muhtaç olmayacak bir üretim modelini, hem de her alanda acil olarak hayata geçirmeliyiz." Diyerek içini döktü bana... Dostlar siz ne diyorsunuz, duymak istiyorum, efendim? Ben niye bu kadar uzun yazdım ki! Keşke her paragrafta Yasin'in sözlerini, evet sadece onun sözlerini alt alta defalarca yazsaydım gene olurdu. Bilge Kağan'la bitiriyorum: " Ey Türk milleti.Titre ve kendine dön!" Daha özgür, daha neşeli ve hormonsuz bayramlarda buluşmak dileğiyle. ---Ahmet Acaroğlu--- ...