NASIL BİR ŞEHİR OLMALIYIZ?
Sonra yazacağımı baştan yazayım.
Cevabını Mikes Kelemen veriyor. Onun Tekirdağ hakkındaki tasvirlerini okuyunca
Siz de o güzelliklerin bugün de olmasını arzu edeceksiniz.
Birkaç ön söz yazmam gerekecektir.
"Mikes Kelemen"in Türkiye mektupları" kitabını okuyorum,
okudukça başucu kitabım oldu. 1700’ lü yılların Tekirdağ"ını
öyle güzel tasvir ediyor ki, o günlere imrenmemek elde değil.
Huzuru, doğayı, canlılığı hissediyorsunuz satırlarında…
O doğallıkta, o güzellikte ve mümkün olabilse insan
öyle bir Tekirdağ’da yaşamak istiyor.
Kelemen, Rakoçi’nin özel kalem müdürüydü.
Birlikte uzun yıllar Tekirdağ’da yaşadılar.
Mektuplar Tekirdağ’dan ablasına yazılmıştır.
1721 yılında Tekirdağ"dan ablasına yazdığı mektupta
Mikes Kelemen Tekirdağ"dan şu şekilde bahsetmektedir:
"... Şehir epeyce büyük ve oldukça güzel deniz kıyısında latif ve ferah bir yamacın üstündedir. Avrupa"nın tam kenarında sayılırız. Buradan İstanbul"a atla iki günde ferah - ferah varılır... İnsan ne tarafa giderse her yanı güzel kırlar, fakat boş arazi değil. Burada toprağı mükemmel işliyorlar... Hele şuan insan tarlalara, bağlara ve sebze bahçelerine bakmakla doyamıyor. Sırtlarda o kadar çok bağ var ki başka yerde ancak bir vilayette o kadar bağ olur. Bağlarda pek çok meyve ağacı var, öyle ki insan buralarını meyve bahçesi sanır... (Mikes Kelemen Türkiye Mektupları s.52 Tekirdağ Valiliği yayınları)
Aynı kitabın 53. sayfasında tebessüm ettiğim
bir başka paragrafta Kelemen şöyle der:
...Fakat buranın adamlarıyla görüşmek de mümkün değil. Yabancı birisi burada kimsenin evine gidemez, hele Ermeniler karılarını Türklerden ziyade kıskanıyorlar. Komşum olan kadını daha görebilmiş değilim. Günde on kere kapısının önünden geçerim o da, eğer kapıda ise, benden şeytan görmüş gibi kaçar ve kapısını sürgüler. Aldırış ettiğim de yok, çünkü Ermeni karıları umumiyetle çingene karıları kadar beyazdırlar. Bura halkı ile tanışıklık kurmanın mümkün olmadığını buradan anlayabilirsiniz... Türklerden Efendi adamlar var, ama Türkleri ziyaret etmek insana sıkıntı veriyor. Evvela Türkçe bilmiyorum, ikincisi de, insan yanına vardığında önce: Eh, otur bakalım, der sonra bir çubuk tütün, bir fincan kahve verir, ağzından altı-yedi söz ya çıkar ya çıkmaz, ondan sonra karşısında kimin sabrı varsa on saat susar...
Tekirdağ"ı anlamak, yapısını bilmek,
alışkanlıklarını öğrenmek için bu kitap mutlaka okunmalıdır.
Tekirdağ"ın 300 yıl öncesini özetleyen,
anlatan başka bir esere rastlamak sanırım mümkün değil.
Buradan yola çıkarak bugünden başlamak kaydıyla gelecekte,
“Nasıl bir Tekirdağ istiyoruz?” Sorusunun cevabına rahatlıkla ulaşabiliriz.
O dönemde Mikes Kelemen Liman ticaretinden bahsederek
İstanbul"a ve diğer yakın yerlere gemi taşımacılığında
Tekirdağ"ın önemli bir nokta teşkil ettiğini belirtiyor.
Biz buna bugünün tabiriyle yeşil ticaret diyebiliriz.
Tabi aradan 300 yıl geçmiş… Bugün katlettiğimiz o doğal alanları
yeniden diriltmek suretiyle ticareti en iyi verimli seviyeye
çıkarmanın mümkün olacağını düşünebiliriz.
Tekirdağ şu an yeniden inşa sürecindedir.
Alt -üst yapısı, imarı, park ve bahçeleriyle yeniden yapılanıyor.
Ne olur bu sefer doğru planlama yapalım… Yapmazsak, 300 yıl sonra
bizi yazacak İkinci bir Mikes kelemen olmayacaktır.
Kitaplarda okuduğumuz güzellikleri bizler göremeyeceğiz belki ama
çocuklarımız neden göremesin? Yaşadığı kentte nefes alabilen,
sıkıntı çekmeyen, mutlu ve huzurlu olan nesiller bizim gayretimizi bekliyorlar.
Ticaret ile doğal hayatı bir arada yürütebilmek için
dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, örnek şehirler önümüzde duruyor.
Kelemen’in toprağı bol olsun! 300 yıl öncesinden
ruhumuza ferahlıklar gönderiyor, ruhumuzu okşuyor, hayallerimizi güçlendiriyor.
Değerli okurlarım;
Herkes belediye başkanlarından, milletvekillerinden ricalarda bulunsun…
Şu Tekirdağ’ı yeniden beton yığınlarına gömmeyelim.
Yeni imarlara açılırken yeşili, parkı, bahçeleri hesaba katalım.
Tamam, şahıslar olarak bizler yeni evlere giriyoruz ama
o evlerde o kadar yalnızlaşıyoruz ve o kadar bunalımlara giriyoruz ki
sonunda bizi bakacak ne huzurevi, ne bakımevi bulabiliyoruz.
Çünkü betonda ruh yoktur.
Bilmem “Nasıl bir şehir olmalıyız?” Soruma yeşil bir cevap verebildik mi?