Dünyadaki dillerin ortaya çıkışları, benzerlikleri, ayrılıkları, akrabalıkları, yapıları ve çeşitli özellikleri bakımından en eski zamanlardan beri muhtelif değerlendirmeler ve tasnifler yapılagelmiştir. Bu incelemelerde dillerin kaynaklarını, akrabalıklarını açıklayan görüşler, dil ailelerini, yapı benzerliklerini ele alan görüşler de dil gruplarını öne çıkarmıştır. Akraba diller aynı aileye mensup, aynı kaynağa bağlı diller sayılmış, ses ve yapıca ortak özellik taşıyanlar da aynı veya yakın gruptan kabul edilmiştir.
Yapıları bakımından benzerlik gösteren diller aynı grup içinde değerlendirilir. Bu sınıflandırmaya göre ilgili diller kök ve gövdeleri bakımından ; Kökleri, değişmeyen tek hecelerden oluşan diller : Çince, Tibetçe, Siyamca.Bu dillerde vurgu önemlidir. Değişmeyen tek heceli kelimelerin anlam değeri, birbirlerine ve cümledeki ilişkilerine göredir. Ön, iç ve son eklerle çok heceli gövde yapısında diller : Malaya, Polinezya, Cava dilleri. Bu dillerde cümle unsurları birbirlerinden ayrılmaz. Eklemeli diller : Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca, Fince, Macarca.Bu diller, değişmeyen kelime köklerine getirilen yapım ve çekim ekleriyle cümlede veya ifadede anlam ve görev ilişkisi oluşan dillerdir: gör-e-bil-se-y-di-niz, an-la-r-dı-nız.Kök bükümlü diller : Arapça, İbranice, Habeşçe, Eski Mısırca. Bu dillerde çekim sırasında temel ses dizisi değişmemek kaydıyla kelimenin kökü değişik kalıplara göre farklı anlamlar taşıyacak şekillere girer : hükm, hakim, mahkum, ahkam, tahkim. Gövde bükümlü diller : Almanca, Fransızca, bazı Kafkas dilleri.Bu dillerde kelime kök ve gövdeleri yapım ve çekimde ünsüz ve ünlü değişmesine uğrayarak anlam ve görev özellikleri kazanır.
Ortaya çıktıkları yer ve zaman bakımından veya kaynaklarına göre diller, akraba sayılmışlar, aralarındaki benzerliklerin sebebi bu menşe / menba birliğine dayandırılmak istenmiştir. Bunun için de akraba dillerin ses ve şekil yakınlıklarına, cümle yapılarında görülen benzerliklere ve kelimelerin anlam paralelliklerine dikkat edilmiştir. Dil teorisyenlerinin bir kısmı, bu bakımlardan bazı dilleri aynı aile içinde gördüğü halde bazılarının akrabalık ölçülerine uymayabileceği şüphesini ileri sürerek subjektif tavır alabilmektedir. Yeryüzünde üç binin üzerinde dil konuşulduğu düşünülürse akrabalıkların tespitinin zorluğu anlaşılır. Ancak mazisi yazılı kaynaklarla takip edilebilen diller arasında, dil aileleri adı altında ana topluluklar, akraba diller şunlardır: Ural-Altay Dilleri : Dilimizin de yer aldığı, Asya'dan Avrupa'ya uzanan büyük coğrafyada iki yönde yayılan dillerden günümüze, Ural kolundan Fin , Ugur , Samoyed ve Macar dilleri; Altay kolundan da zamanımıza doğru Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca, Japonca ve Kore dilleri gelmektedir. Bu diller arasında, kelime benzerlikleri, ses uyumu yakınlıkları, ek düzeninde ortaklıklar, kelimelerde cinsiyet ayırımı olmaması, söz diziminde önce belirten sonra belirtilen, önce özne sonra tümleç ve fiil gelmesi gibi müşterek taraflar bulunduğu tespit edilmiştir. Hint- Avrupa Dilleri : Hindistan' dan İngiltere ve İzlanda'ya kadar uzanan alanda iki kolda yayılmış akraba İndo-Germen diller topluluğudur. Hint kolunda, Sanskritça, Hintçe ve Farsçanın yer aldığı Ari dilleri, Hititçe ve Toharca'nın da yer aldığı Eski Anadolu Dilleri; Avrupa kolunda ise, Latince'den lehçelere ayrılan, Romence, İtalyanca, Fransızca, İspanyolca ve Arnavutça'nın yer aldığı Roman dilleri; içinde Almanca, İngilizce ve Felemenkçenin bulunduğu Germen dilleri; içinde Rusça, Litavca, Sırpça, Lehçe, Çekçe, Bulgarcanın da bulunduğu Baltık-Slav dilleri, içinde İrce, Galce, Bretonca'nı bulunduğu Kelt dilleri ve bugünkü Ermenistan'da konuşulan en eski İncil çevirisinin yazılı belgesini temsil eden Ermenice bulunmaktadır. Çin-Tibet Dilleri : İçinde Çince, Tibetçe ile birlikte Cava ve bazı Himalaya dillerinin bulunduğu diller topluluğudur. Hami-Sami Dilleri : Adını, Hz. Nuh'un oğulları Ham ve Sam'dan aldığı bilinen bu dillerin Hami kolunda Eski Mısır dili, Kuşi ve Berberi dilleri; Sami kolunda ise Akadca, Aramice, İbranice, Arapça ve Habeşçe yer almaktadır. Arapça, İslamiyetin kitabı Kur'an'ın dilidir. Ondan önce de asırlarca konuşulmuş ve yazılmış eski bir dildir. Günümüzde de Arabistan'dan Afrika batısına kadar geniş bir alanda konuşulmaktadır. İbranice, Tevrat'ın dilidir. Uzun süre yaşadıktan sonra daralan bu dil, günümüzde İsrail'in resmi dili olarak yeniden Yahudilere has dini-milli bir hususiyet arz etmeye başlamıştır. Bantu Dilleri : Orta ve Güney Afrika'da yaşayan Zenci halkların konuştuğu dillerin bu topluluk içinde yer aldığı kabul edilmiştir. Kafkas Dilleri : Kafkaslarda konuşulan ve yazılan Gürcüce, Çerkezce, Abhazca, Çeçence, İnguşça, Kabartayca gibi sayıları bir milyondan on milyona kadar değişen ve Kafkasya'daki Karaçay, Balkar , Kumuk, Nogay, Azeri, Kundur, Ahıska gibi Türk şive topluluklarıyla da ortak kültür değerlerini paylaşan kavimlerin temsil ettikleri akraba dillerdir.
Türkçenin dünya dilleri arasındaki yeri, yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında şöyle ifade edilmektedir: Türkçe, kaynakları, kökleri bakımından Ural- Altay Dilleri topluluğunun Altay koluna mensuptur. Ses, şekil, yapı ve anlam özellikleri bakımından eklemeli diller arasında sondan eklemeli bir dildir. Bilinen yazılı belgeleri 1300 yıl öncesine aittir. Kökleri daha eskidir. Günümüzde lehçe ve şiveler halinde Altaylar'dan Tuna'ya, Yakutistan'dan Kerkük'e, Halep'e, Kıbrıs'a, Balkanlar'a kadar büyük bir alanda 250-300 milyon Türk'ün konuşup yazdığı dünyanın beş büyük dilinden biridir.
TÜRK DİLİNİN TARİHÎ GELİŞİMİ
Türkçe, insanlık tarihinin en eski milletlerinden biri olan Türklerin dili olması dolayısıyla en eski, en köklü dillerden biridir. Milletlerin dili ile tarihleri arasında ayrılmaz bir münasebet vardır. Bir milletin tarih sahnesinde var olduğunun belgelerle ve yorumlarla tespit edilmiş zamanlarından başlayarak kendine has bir dilinin de bulunduğunu kabul etmek mantık gereğidir.
Türkçe, Türklerin bir alfabeye sahip olduğu Köktürkler döneminden, bin üç yüz yıl önceden günümüze yazılı belgeler bırakmış büyük bir dildir. Demek ki bir alfabeye sahip olacak, yazıtlar bırakacak bir geleneğe sahiptir. Yazıtlarda geçen ifadelerde, cümle yapılarının, çok anlamlı kelimelerin ve deyimleşmiş sözlerin varlığı, bu dilin abide üslubu kazanacak edebi seviyeye gelebilmek için kim bilir kaç yüz yıl tarihin beşiğinde sallanmış ve olgunlaşmış olmasını gerektirmiştir. Prof. Dr. Doğan AKSAN' ın "Eski Türk Dilinin Yaşı"yla ilgili olarak yaptığı anlam bilgisi ağırlıklı çalışmalar, bu konuyu kafi derecede aydınlatmıştır. (Aksan :1974, 2000.)
Türkçenin Köktürkçeden kaç asır önce var olduğunun belgelendirilmesi şimdilik mümkün görünmüyor. Ancak tarih, bu dili kullanmış kavimlerin varlığını haber vermektedir. Hun, Bulgar, Avar ve Hazar Türklerinin yaşadığı zamanlar dil tarihçilerinin ( Caferoğlu :1970, Ercilasun: 2005) "İlk Türkçe" denilebilecek bir dönemin varlığını düşündürmektedir. Doğu lehçesi Yakutça'nın, Tuna ve Volga Bulgarları yoluyla da Batı Lehçesi Çuvaşça'nın bu dönemde ortaya çıktığı kabul edilmektedir.
Bundan önceki zamanları da Türklerle Sümerlerin yakın yahut komşu bulunduğu, kelime alış verişlerinin yapıldığı ve ödünçlemelerin belgelendiği Milat öncesi dört binli yıllar olarak değerlendiren bilim adamlarımız vardır. ( Tuna : 1997 ) Kaynaklar bu belgesiz ama kıyaslamaya dayalı dönemi "En Eski Türkçe devresi" saymaktadır.
Nihayet ondan da eski olabilecek dönemleri temsilen Türkçenin öteki akraba dillerle bir arada bulunduğu Altay dönemi düşünülmelidir. Türkçe ile Moğolcanın belki de Korece, Mançuca ve Japoncanın bu dönemde bir arada bulunduğu belgelerle takip edilemeyen yarı karanlık, mantıkla ve tarihi bilgilerle var sayılan bu Ana Altay döneminde ayrı ayrı dillerin varlığını gösterecek yorumlar yapılmamakta ancak teorik değerlendirmelere gidilmektedir. "Altay Dilleri Teorisi" bu çalışmalardan biridir. ( Tamir, Tuna : 1996 )
Bu bilgilere dayanarak Türk dilinin başlangıçtan günümüze doğru şu dönemlerden geçtiği söylenebilir :
l. Ural- Altay Dönemi 2. Altay Dönemi 3. En Eski Türkçe Dönemi 4. İlk Türkçe Dönemi
5. Eski Türkçe Dönemi 6. Orta Türkçe Dönemi 7. Yeni Türkçe Dönemi 8. Yakın Türkçe Dönemi
Son dört devre, belgelerle takip edilebilen, Köktürklerden Uygurlara, Kıpçaklardan Karahanlılara, Oğuzlardan Selçuklulara, Çağataylardan Kazak, Kırgız ve Özbeklere kadar tarihi ve yaşayan şivelerle, binlerce eserle bilinen, incelenen bin üç yıllık zamandır. Onların kökleri de şüphesiz binlerce yıl öncesine gitmektedir. Belge olmaması, dilin olmadığı manasına gelemez.
ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ : Kaynaklarda, Köktürk ve Uygur Türklerinin yaşadığı, hüküm sürdüğü bilinen 550'lerden 950 yıllarına kadar olan zamanı temsil etmektedir. İlk iki asrı Köktürklerin son iki asrı da Uygurların devirleri kabul edilmektedir. Alfabeler her iki dönemde de farklıdır. Uygur alfabesi sonraki birkaç asırda da kullanılmaya devam edilmiştir. Eski Türkçenin coğrafyası; doğuda Mançurya'ya, kuzeyde Moğolistan'a, batıda Aral ve Hazar'a, güneyde Hint topraklarına kadar uzanmaktadır.
Köktürkçe Dönemi : Köktürklerin hakimiyet dönemi, 552 ile 745 arasıdır. Bu dönem Türkçesinin en önemli dil mirası, Orhun Abideleri de denilen ilk Türk yazıtlarıdır. Sırasıyla 725'te vezir Bilge Tonyukuk adına, 734'te iki kardeşten yaşça küçük Kültigin için ve 735'te ağabey Bilge Kağan adına dikilmiş " mezar kitabesi niteliğinde" veya şehrin meydanına anıt olsun diye kaplumbağa kaidesi üstünde hazırlanmış bu "bengü taşlar" dilimizin şimdilik 1300 sene öncesine uzanan ilk yazılı tapu senetleridir. Orhun ve Yenisey ırmağı civarında başka yazılı mezar taşları olduğu da tespit edilmiştir. 1893'te Danimarkalı W.Thomsen tarafından çözülen ve Türkçe olduğu ıspat edilen bu anıt yazılar, dilimizin çok daha öncelere uzanan üslup özelliği ve cümle yapıları ile yüz yıldan fazla zamandır incelenmekte, hakkında kitaplar, makaleler yazılmaktadır. ( Ergin : 1969 , Aksan : 1974, Tekin : 2006 )
Kültigin Yazıtının Doğu yanındaki birkaç cümle ve günümüz Türkçesiyle karşılıkları şöyledir :
" Üze kök tengri asra yagız yir kılındukda ikin ara kişi oglı kılınmış. Kişi oglında üze eçüm apam Bumın Kagan, İstemi Kagan olurmış. Olurupan Türk budunung ilin törüsin tuta birmiş iti birmiş.Tört bulung kop yagı ermiş. Sü sülepen tört bulungdakı budunug kop almış, kop baz kılmış. Başlıgıg yükündürmiş, tizligig sökürmiş. İlgerü Kadırgan yışka tegi kirü Temir Kapıgka tegi kondurmış."(" Üstte mavi gök altta kara yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsan oğlunun üzerine atalarım Bumin Kağan,İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin devletini töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu göndererek dört taraftaki budunu hep almış, hep kendine bağlamış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Doğuda Kadırgan ormanına kadar, batıda Demir kapıya kadar kondurmuş.")
Yukarıdaki ifadelerin, aradan geçen bu kadar zamana rağmen bügünkü Türkçeye çok uzak olmaması dilin ne kadar yavaş değiştiği ve geliştiğinin dikkate değer bir örneğidir. Demek ki Köktürklere gelene kadar Türkçe mesela Hunlar zamanında ve daha önce birkaç bin yıllık gelişme dönemi yaşamış olacak kadar eskidir. ( Tuna : 1992 )
Uygurca Dönemi : Türklerin Köktürklerden sonra 745'ten itibaren yaşadığı bilinen bir zamanında kullandığı Türkçeyi temsil etmektedir. Alfabe değişmiş, dini inanışta farklılıklar ortaya çıkmış, akıncı ve yarı yerleşik Türkler tarımcı, ekinci bir şehir ve köy hayatına yönelmeye başlamışlardır. Budizmin ve Maniheizmin etkisiyle yazılan bu devir eserleri, dini, hukuki ve tıbbi metinler ve bazı şiir parçalarıdır
Görülüyor ki Eski Türkçe döneminin Köktürk ve Uygur zamanları eser sayısı bakımından farklı olduğu gibi hayat tarzı ve dünya görüşü bakımından da farklılıklar taşımakta ve bunlar dile yansımaktadır.