İlkokulu bitireli iki ay oldu. Annesi, önündeki saçlarını tepesinde topluyor horoz ibiği gibi görünen bu minik kuyruğa çuçul diyordu. Bu saç modeli onunla bütünleşti, lakap oldu üzerine yapıştı.
Evlerinin sundurması öğleden sonraya kadar gölgedir. Toprak bir evdir burası tam da önünde bir kavak ağacı vardır. Onların evinde televizyon yoktur. Komşularının evinde vardır. Çuçullu televizyonu komşularında izledi. Gece yarısı eve gelince hafiften esen rüzgarda ağacın yapraklarının birbirine değmesiyle yarattığı melodiyi dinledi, öylece uykuya daldı. Sabah geç saatte, etrafa yayılan ekmek kokusu ve demini almış çay kokusuyla uyandı.
Çuçullu uyanır uyanmaz, evin sundurmasındaki çatı direğine takılı, büyükçe bir kancaya asılı duran içi su dolu bakır kovaya elini daldırdı; el yordamıyla bulduğu maşrapayı, kovanın içinden su dolu bir halde çıkardı. Sundurma duvarının dibindeki çiçekliğe eğildi suyu yüzüne çarptı. Sofrada babası, ağabeyi ve annesi yerlerini almış, Çuçullu´ya da yer açmışlardı. Geçti oturdu. Sofrada zeytin, peynir, ekmek, geçen yıldan kalan salça, ambalajından çıkarılmamış margarin ve çay vardı. Epeyce yediyse de açlığı geçmemişti. Yedikleri sadece midesini doldurmuştu. O, hiç tatmadığı lezzetler istiyordu. Onları yerse tokluk duyacak karnı doyacaktı. Her akşam komşularının bahçelerine çıkardıkları televizyonu izler, filmlerde gördüğü sofralara özenirdi. Sadece sofralara mı!.. daha bir çok şey üzücü bir halde sinsi sinsi Çuçullu´nun içini bürür ve onu ele geçirirdi. Çuçullu hep onlar gibi yaşamayı hayal ederdi. Babası ve ağabeyi sofradan kalktı kahveye gitti. Onların ardından, Çuçullu ayaklarını uzattı, uzun uzun gerindi. Annesi:
? Sofrada gerinme!.. Uğursuzluk getirir,? dedi uyardı. Annesinin sesiyle irkildi; ama belli etmedi. Annesi, ağzına attığı son lokmasını çiğnerken bir yandan sofrayı toplamaya başladı. Mutfak sundurmanın ilk kapısının açıldığı yerdeydi. Sofrada son kalan, yarısı yenmiş, kağıt ambalajın içindeki margarine bakınca aklına televizyonda izlediği bir sahne ve o sahnenin etkisiyle bir fikir geldi. İki parmağını annesi görmeden margarine daldırdı, sofradan kalktı. Aldığı bir topak margarini gizleyerek avluya çıktı. Elini alnının üzerine koydu gözüne gölge yaptı, güneşe baktı. Üzerinde bluzu vardı, altında pantolondan bozma şortu. Etrafa bakındı kimsecikler yoktu. Bluzunu, göbeği açıkta kalacak kadar yukarı sıyırdı. Margarini göbeğine yaydıra, yaydıra sürdü. Sonra, döne döne güneşin göbeğine denk gelecek ışığının, dik olarak düşmesini sağlayacak bir yön aradı. Bulamadı? Kendi gölgesi buna engeldi. Durdu? Sağa sola bakındı? Toprak evin hemen bitişiğinde, inşaatı süren yeni evlerinin duvarları örülmüş, çatısına sıra gelmişti. Ustaları başka bir yerde acil işleri çıktığı için izin alıp birkaç günlüğüne gitmişlerdi. Çuçullu, yeni inşaatın duvarına dayalı merdiveni fark etti.
?Hımm!.. işte buldum!..? dedi içinden heyecanla. Bir eli ile bluzunu tuttu, diğer eliyle merdivenin gıcırdayan basamaklarına tutuna, tununa yukarı tırmandı. Yüksekten hiç korkmadı. Alışkındı, ağaç dallarında oyun kurardı. Son basamağa gelince şöyle bir bakındı? Döndü iki basamak aşağıya indi, oturdu. Başını en üst basamağa yaslamak için uzandı, ayaklarını iki basamak aşağıya sarkıttı. Gözlerini yumdu, istese de açamazdı, güneş öyle keskin ve dik iniyordu ki, ?öğlen yaklaşıyor,? diye düşündü. Bluzu göbeğini kapamıştı onu tekrar yukarı sıyırdı.
İşte her şey tamamdı. Şimdi hayale dalabilir; deniz kıyısında kızgın kumların üzerinde; dalga seslerine karışan mutlu insan seslerinin eşliğinde güneşlenebilir; hayal sepetinin içinden dergisini çıkarıp, buz gibi soğuk limonatasını yudumlayabilirdi. Arada esen rüzgârın başından uçurduğu plaj şapkasını kovalarken, kumların üzerinde yuvarlanabilir; üzerine yapışan kumlardan kurtulmak için denizin serin sularına kendini bırakabilir, birkaç kulaç atabilirdi. Tabii ki babasının öfkeli sesiyle irkilmemiş olsaydı!..
Panikleyerek gözlerini açtı, başını doğrulttu, babası aşağıdan dudağının kenarında yapışık duran sigarası ağzında, el kol hareketleri yapıyor, ağzı tükürük saçıyor, bıyıklarına yapışan zerrecikler güneşte parlıyordu:
? Ne işin var senin orada? Çabuk in! Deli misin sen? dedi.
Televizyonda izlediği ünlülerin plajdaki hallerinin hayalini zihninde canlandırma fırsatı bulamadan kendini toplamaya çalıştı. Babası sabırsızca bağırmaya devam etti:
? Bana bak!.. Kime diyorum!.. Yanına gelirsem senin o çuçulunu yolarım, çabuk in oradan!..? diye bağırması devam ederken Çuçullu, başı önünde sessizce göbeğini örttü, basamakları iki yandan tutunarak, poposunun üstünde tek tek indi. İçinden hem söylendi hem de şunu düşündü: ?Neresi daha iyi acaba?..? Bu eski toprak ev, birkaç kap kacak, eskimiş eşyalar, rengi solmuş şilteler, tahta sedirler, yerde serili yırtık kilimler çirkindiler. Evde bunlardan başka eşya yoktu, ev bomboş sayılırdı.
Öte yandan televizyonda gördüğü filmlerde, artistlerin evi tıka basa doluydu. Masaları vardı, sehpaları vardı, koltuk takımları vardı, pencerelerinde yere kadar uzanan perdelerinin iki kanadı arasında tül vardı. Minik bir oda gibi banyoları vardı. Banyolarında su yağmur gibi tepelerinden aşağıya telefon ahizesine benzeyen bir aparattan kendi akıyordu. Oysa onlar, banyolarını odanın ortasında, sobada ısıtılmış suyla, kendi elleriyle bakır kovadan alıp, susakla başlarına boşaltarak yapıyorlardı. Aşağıya indikten sonra babasına:
? Baba!.. Neden orada kalmama izin vermiyorsun?.. Yaramazlık değil ki bu!.. Sadece güneşleneceğim!..? dedi. Babası, yine dudağının kenarında duran sigaranın aşağı yukarı hareketiyle tükürükler saçarak konuştu:
? Kızım ne güneşlenmesi!.. Beynin eriyecek bu kavurucu sıcakta insanlar gölgelere kaçıyor. Senin yaptığına bak!.. Pe suphanallah!.. ?dedi, başını eğerek söylendi.
Çuçullu mahçup, üzgün, zihninde özendiği hayatın hayaliyle, usulca gidip sundurmadaki şilteye oturdu?
Nurcan BALIBEY
08.08.20118