100 yıl öncesinin Anadolu'su ıstıraplar içindedir. Osmanlı-Rus Harbinin açtığı yaralar iyileşmemişken, 1912 Balkan felaketi ve hemen ardından 1.Cihan Harbi ile cepheden cepheye koşan vatan evlatları, yorgun ve yaralı, ecdat yadigarı koca devleti, Devlet-i Aliyye'yi korumaya ve kurtarmaya uğraşmaktadır. 1918 sonlarında Mondros ve Sevr paçavraları ile başımız büyük derde girmiş ve aziz vatanımız, elden gitme tehlikesine maruz kalmıştır.15 Mayıs 1919, kırılma noktasıdır. Güzel İzmir, desteklerle kışkırtılan Yunan palikaryasınca işgal edilmiş, artık "İzmir'in dağlarında çiçekler açmaz" olmuştur. Memleket kan ağlamakta, mahalli kurtuluş çareleri aranmakta, Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurulmakta, yiğit efelerin etrafında çeteler oluşmakta, toplantılar, mitingler yapılmakta, gazeteler yayınlanmakta, birlik ve beraberlik ruhu canlı tutulmaya çalışılmaktadır.
Bunlar arasında; İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nda, mahzun kubbeler ve minarelerin gölgesinde yapılan, Halide Edib Hanım'ın duygulu ve uyandırıcı konuşmasıyla kalabalıkları dalgalandıran faaliyet, vatan sathında büyük akisler uyandırır, milli dayanışmayı daha da kuvvetlendirir. Yunan mezalimi, İzmir'den içerilere doğru ilerlerken, vatansever kadrolar ve kurmaylar da planlar yapmakta, Anadolu'da kıvılcımlanacak bir "Milli Müdafaa Hareketi" için teşkilatlanmaktadırlar. Çanakkale-Anafartalar'da adını duyurmuş, farklı cephelerde başarılı vazifeler yapmış genç bir Paşa, ideal arkadaşlarıyla Samsun- Amasya- Erzurum- Sıvas- Ankara istikametlerinde milletin sesini dinleyerek bir yıl içinde Milli Mücadele'yi şekillendirir, zaten diri olan milli dayanışmayı, milli şuura yönlendirir, Nisan 1920'de ilk hedefe ulaşılır. Dağıtılmış ordu toparlanır. Doğu Cephesinde Kazım Karabekir Paşa'nın da tam desteğini alan bu genç Paşa, Gazi Mustafa Kemal'dir. İlk Meclis, Cuma namazını müteakip dualarla açılır, memleketin sevilen, sayılan, güvenilen fikir erbabı ve eşrafı toplanır.İstanbul, kan ağlamakta, atlı-silahlı-abus çehreli, sevimsiz Fransız ve İngiliz askerleri sokaklarda kol gezmektedir. 16 Mart 1920'deki katilce, haydutça baskından sonra askeri gücümüz kırılmış, son Meclis-i Mebusan'ın bulunup yakalanan vekilleri Malta'ya sürülmüştür. İki milliyetçi fikir ve sanat adamımız, Gökalp ve Süleyman Nazif de onlar arasındadır. İstanbul ve memleket bu haldeyken vatansever ve mücadeleci kimseler de boş durmaz, atlı çeteler oluşturulur, gizli yollar denenir, İstanbul'dan İnebolu güzergahından Ankara ve cephelere, kıt imkanlarla silah sevkiyatı yapılmaya çalışılmaktadır.
İşte o zamanlar, aziz milletimizin yaşama azmi ve istiklalini koruma aşkı, her türlü zorluğun üzerinde bir hayatiyet arz etmektedir..
1921 Mart'ının iki sahnesi, hayalen gözlerimin önüne geliyor : Ankara veya Bursa cıvarında, kırlarda yalnız başına gezen, kederli bir adam. Akşama yakın bir vakittir, sular sararmıştır. Baharın ılık serin rüzgarı yeni yeni kendini hissettiriyor. Derinden derine bir bülbül sesi duyuluyor. Çiçek ve yaprak kokuları içinde bir bülbül sesi.. Fakat Bursa işgale uğramış, Osman ve Orhan Gazi'nin türbelerine saldırılmış, saygısızlık yapılmış. Bu haberleri alıp üzülen, yalnız ve kederli adam Mehmet Akif'tir. Meşhur "Bülbül" şiirinin kaynağı, vesilesi işte bu acı günlere aittir. Bakınız, bülbülle nasıl konuşuyor, halleşiyor, dertleşiyor ve sitem edercesine soruyor:
"Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
Bugün yemyeşil bir vadi, yarın kıpkızıl bir gülşen,
Gezersin, için şen, baharın şen, hanümanın şen."
.Ya ben ne haldeyim ? "Şark'ın ben vefasız, kansız evladı / Serapa Garb'a çiğnettim de çıktım, hak-i ecdadı.." diye yakınır, anlatır, derdini bülbülle paylaşır, sonra kederli ruhunun ıstırabını temsilen, garip kuşu azarlarcasına kaşlarını çatarak, şöyle haykırır :
"Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil matem !..."
Bu mısralar aslında milletin sesidir. Burdur mebusu Mehmet Akif o günlerde "Kahraman Ordumuza" ithaf edeceği yeni bir destanın mısralarıyla başbaşadır. İstiklal Marşımızın gür sadası, işte 1921'in, 100 yıl öncenin, kış sonları, bahar başlarına denk gelen, cemrelerin havaya, suya, toprağa düştüğü, Nevruz'un, "Yeni Gün"ün beklendiği demlerdir. Bülbüllerin "dem çekişi" belki de ondandır.
.Ankara'dayız, 1.Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin mütevazı salonundayız. 12 Mart 1921 günüdür. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver kürsüdedir; 724 kişinin katıldığı, ancak Akif'in, ödülün kaldırılması şartıyla yer aldığı, "İstiklal Davamız"ın anlatıldığı "Milli Destan" yarışmasında beğenilip kazanan eseri, açıklamakta ve okumaktadır. Eser, hatibin gür ve heyecanlı sesiyle bir, iki, üç defa tekrar tekrar, ayakta alkışlarla aminlerle, göz yaşlarıyla dinlenir ve resmen "Milli Marş" olarak kabul edilir. Meclis'in mütevazı köşesindeki Akif, bu alkışlardan duyduğu mahcubiyet ve asaletle başını öne eğmiştir.
Bu on kıt'alık 41 ateşten mısra, aynı zamanda maşeri vicdanı temsil eden şairinin karakterinin aynası ve yüce milletimizin milli değerlerinin tapusu mesabesindedir :
"Korkma ! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak !"
diye tam bir iman ve güven telkiniyle başlayan eser, o yıllardaki milli hassasiyetimizin besmelesi gibidir. Çünkü, Allah'tan başka hiçbir gücün karşısında eğilmeyen milletimizin "istiklal"sahibi olmak, en tabii hakkıdır, çiğnenemez. Onu elimizden almaya kimsenin gücü yetmez. Tarih boyunca hürriyetine asla zincir vurdurmamış olan bu millet, "hürriyet ve istiklal"i, hayatının gayesi haline getirmiştir.
Vatanımız, cennetten farksızdır. Bu ülkenin çocukları onun için, asırlardır olduğu gibi, yine feda olmaya hazırdırlar. Herkes tehlikenin farkına varmalı, "yurduna alçakları yaklaştırmamalı, göğsünü siper etmeli, hayasızca akınları durdurmalıdır." Şiir, muhteşem bir üslupla akar gider. Vatan, millet, iman, istiklal, mücadele, şehitlik duygusu ve dualarla, yalvarışlarla ve al bayrağa yönelen güvenle zirveye ulaşır:
"Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal !
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal !
Ebediyyen sana yok,ırkıma yok izmihlal !
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyyet !
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin, istiklal !"
İstiklal Marşı, bir asırdır, dünün ve bugünün çocuklarının dilinde ve gönlündedir, ebediyyen unutulmayacaktır. "Yeni bir İstiklal Marşı yazılması" dedikodularını duyunca kaşlarını çatan Akif'in "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın." deyişi unutulamaz. Meşhur kitabı Safahat'a bu şiiri niye almadığını soran gazeteciye verdiği cevabı hepimiz biliriz: "O benim değil, milletimindir.." Onun için Akif, milletin sesidir ve bir karakter abidesidir. Şahsiyetinin en derin çizgisi, hakikat aşkıdır : "Budur hayatta benim en beğendiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek !" deyişi bundandır. Son devir edebiyatımızın kıymetli eseri Safahat, hayatın safhalarını, binbir değişik sayfalarını anlatan ibretli şiirlerle doludur ve biz bu sayfalarda 100 yıl önceki "yaslı ve yaralı Türklerin" ve güzel Türkçenin acı tatlı binbir rengini ve manasını buluruz. Ancak bilhassa üç şiir, silinmemek üzere hafızalara nakşedilmiştir: İstiklal Marşı, Çanakkale Şehitlerine ve Bülbül. Her biri anıt ihtişamı ve güzelliğindeki bu şiirlerin dışında Safahat'ın yedi bölümünü oluşturan sayfalarının birinde "Asım'ın Nesli" dediği bir gençlik sembolüne dikkat çekilir. Asım, vatan tehlikedeyken daima hazır, uyanık, tetikte ve ayakta olan gençtir : "Asım'ın nesli, diyordum ya, nesilmiş gerçek ! / İşte, çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek !" dediği gençliktir.
Asımlar'ın her biri Çanakkale sırtlarında, 250 bin vatan evladı olarak "sıradağlar gibi" koyun koyuna yatmakta, Allahüekber dağlarında, zirve yollarda, tepelerde 80 bin şehit beden bize kendilerini hatırlatmakta "Giden gelmiyor acep nedendir ?" diye yandığımız, Yemen İllerinde, Galiçyalarda, Kafkaslar'da, Sakarya ve Dumlupınarlar'da ruhumuza aşk ve heyecan hatıraları sunmaktadırlar. Onları anlayamazsak; Karabağ'ı, Afrin'i, Kerkük'ü, Kıbrıs'ı, Urumçi'yi ve Kırım'ı da anlayamayız.
Akif, bir karakter abidesidir. Sözünün eri bir insandır. İmanlı, bilgili, çalışkan, haksızlıklara tahammül edemeyen bir kimsedir. Kur'an'ı manzum tercüme etme görevini yüklenecek kadar kuvvetli bir Arapçası, anında çeviri yapacak ölçüde sağlam bir Fransızcası ve okuduğunu anlayacak kadar Farsçası vardır. Öğrencilik ve gençlik yıllarında birbirlerine söz vererek "Hangimiz önce vefat edersek, onun çocuklarına diğeri bakacak." kararının gereği, evindekilere eklenen 4 öksüz yavrunun manevi babası odur. İstiklal Marşı yarışmasında sunulan mükafat parayı muhtaçlara bağışladığında kış günü giyecek paltosu olmadığı bilinir. Sportmen, güreşçi, şair, baytar, Teşkilat-ı Mahsusa üyesi, devletin ve milletin adamı Akif için ne güzel dizi filmler yapılır ki, hala beklemekteyiz.
" Bir baksana, gökler uyanık, yer uyanıktır;/ Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır !" diye, tembelliği, uyuşukluğu şiddetle kınayan bu gayret timsali, bu çatık kaşlı adam, bütün Safahat boyunca bizi sarsacak, uyandıracak tablolara dikkatimizi çekerek düşündürmek istemiştir. Küfe, Seyfi Baba, Bayram, Meyhane, Çok Hazin Bir Mevlid Gecesi. gibi şiirlerinde fakirlik karşısında merhamete davet ederken, aile dramlarını ve çocuk sevgisini verirken; Bir Ariza, Leyla,.gibi şiirlerinde de uzlaşamadığı zamandan, devirden, dini hassasiyetlerden söz açarak, okuyanı / dinleyeni hem duygulandırır hem de düşündürür.
Akif, bir asırdır, üzerinde en çok konuşulan, yazılan, şiirlerinin çoğu okunup ezberlenen istisnai bir şahsiyettir. Ruhu şad mekanı cennet olsun. "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!"