Çünkü dili doğru ve güzel kullanma bir zeka meselesidir. Yani yaratılış sırları veya genetik özellikler söz konusu olduğunda eğer bizim payımıza böyle bir yetenek takdir edilmişse bu nimetin kaynağı kaderimizi yazandır elbette ama B. Jonson da şunu ekliyor mesela: " Söylemek ve belagat aynı anlama gelmez, konuşmak bir şeydir, iyi konuşmak bambaşka bir şey. Bir budala da bir şeyler söyleyebilir; ama bilge bir adam konuşur."
Güzel konuşma denilince; sesin rengi, tonu, vurgular, cümle kurgusu, uygun hançere, düzgün diş ve dudak yapısı ,diyafram akla gelmelidir. Bunların hepsi bir diğeri kadar önemlidir. Bunlardan biri veya birkaç tanesi arızalı olursa harfleri kendi değerinde söyleyemeyiz. Bu da diksiyon bozukluğu demektir. Diksiyonu bozuk olan kişilerin konuşmaları dinleyenlerde dikkat dağınıklığına ve yorgunluğa yol açar.
Güzel konuşma her ne kadar Tanrı vergisi gibi görünse de bu yeteneği geliştirmek bizim elimizdedir. Ne kadar anlamlıdır Cristopher Morley'in tavsiyesi: "Güzel konuşmak için tek bir yol vardır; dinlemeyi öğrenmek!" Bu nasıl olacaktır? Şüphesiz bizden evvel gelenlerin önümüze koydukları kültür hazinelerine, edebiyat, dil ve sanat miraslarına sahip çıkmakla... İyi hatiplerin kelime dağarcıklarının çok zengin, hayal ve gözlem yeteneklerinin çok gelişmiş olduğundan hiç şüpheniz olmasın. Hatta bunlar da yetmez. Kitleleri hitabetleriyle büyüleyen ve peşinden sürükleyen hatiplerin, jest ve mimikleriyle farklılık yarattıklarını, yani vücut dilini de bir sihirbaz gibi ustaca kullandıklarını belirtmem gerekir.
Konuşmada üslup önemlidir. "Hiçbir şey bizi, konuşma tarzımız kadar ele vermez." demiş Earl Nigthingale. Üslup bizim kişiliğimizin aynasıdır. İnsanın içinde, kalbinde, ruhunda ne varsa dışarıya o yansır. Bu konuda en güzel sözlerden biri Fransız ilim adamı Buffon'a ait: "Üslup, insanın ta kendisidir." der. Sokak kabadayısı bitirim tiplerle, ömründe tek bir kitap okumamış, hayatı köyünün dağlarında ovalarında geçmiş çobanla bir profesörün üslubu aynı olabilir mi? Üslup; ressamın tuvaline savurduğu renklerdeki gizem, fırçasındaki ayrıcalıktır. Üslup; bir şairin ruhunda kopan fırtınaların dizelerdeki uğultusu, bir hatibin söyleşisindeki büyü, bizi sarıp sarmalayan, alıp götüren Anadolu kilimindeki bir motifin gizli mesajıdır...
Üslup, siyaset adamları için de önemlidir. Din adamları gibi onlar da kalabalık kitlelere konuşurlar çoğu kere. Siyaset bir anlamda karşımızdaki insanları etkileme sanatıdır. Eğer öyleyse, siyaset adamlarının halkla bütünleşmede ,seçmenlerin gönlünü ve sempatisini kazanmada güzel bir üsluba sahip olmaları bir üstünlük vesilesidir. Mesela rahmetli Bülent Ecevit gerçekten akıcı ve etkileyici bir üsluba sahipti. Adeta şiir gibi konuşurdu. Gerçi o yıllarda siyasetçilerin bir çoğu zarif, espriye yatkın ve eleştiriye hoşgörüyle bakan insanlardı. "Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır." Atasözümüz konuşma adabının temel ilkesiydi. Oysa o yılanlar günümüzde politikacıların ağızlarına yuva yapmışlar. Hele bir eleştir de gör nasıl saldırganlaştıklarını, size nasıl zehirli bir dilin uzandığını.
Güzel konuşmak mı, doğru konuşmak mı? Böyle bir soru da aklınıza gelebilir. Ben güzel konuşmayı ahlak ölçüleri içindeyse ve doğru ise değerli ve güzel bulurum zaten. Yalan üzerine bina edilecek bir konuşma ne kadar etkileyici ve inandırıcı olursa olsun iğrençtir. Çoğu defa foyasının meydana çıkması için de yatsıyı bile beklemeye gerek kalmaz. Yalanın ömrü çok kısadır.
Bazen aceleyle yapılan konuşmalarda ya da iyi hazırlanmadığımız konularda başımızı ağrıtan yanlış cümleler de çıkabiliyor ağızlardan. İyi bir hatip bu konuda çok hassas olmalıdır. İmam Şafi'nin dediği gibi; "Söz ok gibidir, senden çıktı mı artık sen ona değil; o sana hakim olur." Nitekim geçtiğimiz hafta bir milletvekilinin Tank palet fabrikasının işletmesinin 25 yıllığına Katar'a devrine isyan ederken sarfettiği; "Orduyu sattınız." ifadesi buna güzel bir örnektir. Kastı aşan bir ifadedir ve doğru olmamıştır. Elbert Huber doğru söylüyor: "Çok kere söylediklerimiz yüzünden kazandığımız düşmanlar, yaptıklarımız yüzünden kazandığımız dostlardan daha fazladır.
Üniversite yıllarımızda koca günün ders yorgunluğuna aldırmaz, okuldan çıkar çıkmaz nerede bir sohbet veya konferans varsa oraya koşardık. İstanbul'da böyle çok mekanlar vardı. Kenterler Tiyatrosu, MTTB, Yahya Kemal Enstitüsü, Enderun Kitabevi, Marmara Kıraathanesi'nin tadı hala damağımdadır. Bugün ağzımız biraz laf yapıyor, kalemimizden beğeninizi kazanan cümleler akıyorsa o birikimlerin sayesindedir.
Hitabet konusunda da güzel hatıralar var mazimde. İki tanesini sizinle de paylaşarak bitirmek istiyorum. Birincisi 1994 Mahalli İdareler seçimlerinde MHP'nin Edirne Selimiye Mitinginde yaptığım konuşma... İlçe Belediye Başkan Adayları adına bir kişi konuşacaktı. Hiç kimse rahmetli Türkeş'in önünde konuşma cesareti gösteremiyordu. Ben de böyle bir şey beklemiyordum ve hazırlıksızdım. Ama ihale bana kalmıştı. Oldukça da kalabalık bir topluluk vardı alanda. Mikrofona davet edildiğimde heyecandan titriyordum. On saniye içinde kendimi toparladım. Sadece Edirnelileri değil, tüm Balkan şehirlerini adlarını anarak selamladım ve devam ettim. Alan alkıştan yıkılıyordu. Kanatları açılarak platform yapılmış kamyon kasasında arkamdaki gömme koltukta rahmetli Başbuğ'um oturuyordu. Konuşmam bitince ona döndüm ve" Arz ederim sayın Başbuğum" dedim. Ellerimi avuçlarına alıp; "Seninle gurur duyuyorum evladım. Çok heyecan veren bir ses tonun var. Beni de heyecanlandırdın. Allah yolunu açık etsin." demişti. Unutmam mümkün mü? Nur içinde yatsın.
İkinci etkili konuşmanın adresi ise Ankara Ticaret Odasının Konferans Salonunda gerçekleştirilen Türk Ocakları Büyük Kurultayı idi. Rahmetli Prof.Dr.Mustafa Kafalı Genel Başkan adayı olunca kabullenemeyeceğimiz olumsuz tavırlara muhatap edilmişti. Çok üzülmüştüm. Ben İst.Ünv.de Tarih bölümünde de okumuş, onların öğrencisi olmuştum. İşte o vefanın gereğini yapıp söz aldım ve hem nalına, hem mıhına denk gelen bir konuşma yaptım. Salonun yarısı alkışlarken ayaktaydı. O konuşmayı da unutamam. O da nur içinde yatsın. --------Ahmet Acaroğlu--------