SAKARYA'YA DÖNÜŞ / 19 Ekim 1993
15 Ekim 1993 Cuma günü namazdan sonra ( yirmi yıl, 240 ay 1040 hafta yahut 7360 gün devam eden ) Edebiyat Öğretmenliğim sana erdi. Belki fakülte öğrenciliğimden beri içimde besleyip büyüttüğüm, havasına girdiğim, özendiğim, özlediğim üniversite hocalığına ulaşmayı Allah yirmi yıl sonra nasip etti. Fakat bu yirmi yıl nasıl da dolu geçti Allah'ım.Ne üzüntüler, ne sevinçler, ne yalnızlıklar, ne vefasızlıklar, ne gerginlikler, ne pişmanlıklar, ne gurur ve itibar zevkleri ve ne hüsranlar, ne sohbetler, ne tartışmalar ve siyasi-fikri kavgalar, ne koşuşturmacalar, göçler ve yollar.Tekerlekler, pencereler, trenler, kamyonlar, terlemeler, soğumalar, tanışmalar, küsmeler, barışmalar, gözü arkada kalmalar, beklemeler, huzurdan huzursuzluğa, çaresizlikten hep Allah'a sığınmalar. Evet Necip Fazıllaşmalar: "Beni kimsecikler anlamaz madem, öp beni alnımdan sen öp seccadem." Kırk bir yaşındayım; bebeklikleri dün gibi hatırımda olan, acemice telaşımdan küçük sevimliliklerini tadamadığım, doyamadığım şimdi birer delikanlı olan 14,16,18 yaşlarında üç oğlumuz var..Ve ben İstanbul'da Erenköyü'nde mütevazi bir dairemizde komşumuzun kızı ilk mektep muallimesi, annemin gelini ile 18-19 yıldır aynı yuvayı paylaşıyorum. Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı'nda yardımcı doçent doktor olarak bir Cuma günü Ekim 93 ortalarında vazife başı yaptım. 15 yıl önce bizi bu şehirden apar topar yollara düşürüp gurbetlere atmışlardı. O zamanki öğrencilerim bugün o okullarda müdür, yönetici, öğretmen olmuşlardı. Beni misafir ediyorlar, saygıları aynı, sevgileri seviyeli. Yollar aynı yollar, sular, havalar aynı. Allah'ım sana sonsuz secdelerim, şükranlarım var. Utandırma Allah'ım. Sen ilmi isteyene, zenginliği istediğine verirsin. Ben istediğimi aldım. Yardımına sonuna kadar muhtacım. Hamdolsun verdiğin bütün nimetlere.
HOCA! HANİ SEN MESNEVİ OKUMUŞTUN ? BU NE HAL? / 4 Aralık 1993
Haklısın iki gözüm. Mesnevi okumak güzel de, Mesnevi'yi anlamak ve yaşamak zor. Ben Mesnevi'yi iki yılda okumuşum. Bitireli de henüz beş ay olmuş. Bana beş yıl gibi geldi. Daha acemiliğim üzerimde. Halbuki nefsim beni yerden yere vuruyor. Hala başka nefislerin şahlanan atlarıyla yarışmaya kalkıyor. Bilmiyor mu ki nefis azgın bir hayvandır, onu dizginlemeyen yanmıştır. Biliyor biliyor da; kolay iş değil. Peygamberimiz "cihad-ı ekber" diyor ya, büyük kahramanlık. Kolay mı büyük savaş? Küçük savaşlardan büyüğüne sıra gelmiyorsa bu gafletin hakkından geleceksin, tekrar Mevlana'ya, hadislere ve zaten ayrılmadığın Kur'an'a tekrar tekrar hicret edeceksin. "Hak şerleri hayreyler / Zannetme ki gayreyler / Arif onu seyreyler / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler" Hoca, Hoca! Kendine gel!
SABIR FERAHLIĞIN ANAHTARIDIR / 18 Aralık 1993
Allah'ım yine yokuşlardayım. Benim o kadar kitabı boşa okuduğum doğru mu? Kim ölçecek bunu? Hangi terazi sağlam ki. Duru veriyorsun bulanık çıkıyor. Duayla uğurluyorsun sövgü ile dönüyor. Yağmur sayıyorsun tükürükleri, ardından tipi ve dolular geliyor. Yoksa ben zor bir geçitteyim de farkında mı değilim? Acaba bütün bu hayretten hayrete düştüğüm haller beni sınayan bir olgunlaştırma kazanında kaynamalar mıdır? Kırk yıl oldu. Meslek hayatımdaki birileri bana hal diliyle ve güya şaka yollu konuşurlarken söz arasında ihsas ediyorlar ki: Ben nasıl karışırmışım, gözdağı verirmişim ve neler neler.Eyvah ki ne eyvah.Kalem kırılsın, dil kesilsin, kulak sağır olsun, göz kör.Yalan dünyanın yalancıktan insanları. Şu güzelim şükür dünyasını zehire çeviren gafil nasipsizlikler. Üç günlük ömür için asır tesirli acılara değer mi? Kime kalmış ki size kalacak? "Yağız atlı süvari, koştur atını koştur, sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları."
BENDEKİ O, YOL YORGUNU MU ? YOKSA.
Aziz dostum Mehdi, kendini dinle. Başkalarını düzeltmekten artık vazgeç. Eğri odun kolay doğrulur mu sanıyorsun? Hem senin doğru olduğun ne malum ? Hoca isen biraz da kendi nefsini ıslah etmeye uğraşsan ya! Söz vardır söylenmemesi söylenmesinden evladır. Ahlak vardır, ahlak zaafı olanlardan öğrenilir. Duru suyun kadri kıymeti, bulanık sulardan bilinir. Sen meyus olma; şairin dediği gibi senin has oğulların, vefalı kızların da vardır vatan evlatları arasında. Sen hocasın. Hocalık, safalı bir gailedir, gözüm. Niçin ümidin kırılsın ki? Her şey bir bitiş ve başlangıç arasında dönüp duruyor. Sen bu dönüşte semazen olamasan da hiç olmazsa hayran bir seyirci ol. Gafil odur ki yanlışları doğru sanır, ömrünü heba eder. Kendine de yar değildir başkasına da. Sen kimseye küsmemeyi şiar edinmişsin. Doğru yoldasın. Kendine, ilme daha fazla zaman ayır. Huzursuz olacağın işler için söz verme. Kızma, sabret. Gündelik, haftalık, aylık, mevsimlik ve yıllık planlamaları unutma. Dost telefonları ve görüşmeleri ihmal etme. Allah büyüktür.
BEN İNSANLARI HİÇ TANIYAMAMIŞIM / 5 Şubat 1994
Nihayet anladım ki ayaklarım yeni yeni suya eriyor. Şaşırmamayı öğren acımasız ve sevgili nefsim. Kabullen ki vefasızlık bakidir, kalıcıdır. Kim olursa olsun. "Kimseden ümmid-i feyz etme! Perr ü bal dilenme." Kendi hayatından kendin sorumlusun. Kimsenin seni düşündüğü var mı ki sen başkaları için perperişan olmaktasın! Nedir bu insanların gönlünü yapmak için uğraşmalar, didinmeler, koşturmalar? Hangisi kaldı hafızalarda? Bunca seneler içinde gördüğün nedir? Bir elden ayaktan düşersen ne olur? Bu selam alıp verdiğin çevre yanındakilerden hangileri olur? Gençliğini feda ettiğine değmiş mi? Boğ şu seni üzen içindeki hak ve adalet kavgacısı adam etme sevdalısını. Bırak peşini akıl fakirlerinin. Herkes kendi derdine düşsün. Ancak zor bir iş var. Dengeyi nasıl kuracaksın? Pireye kızıp da yorgan yakmamak var! Hayırlısı olsun inşallah.
HER AKIL KENDİNDEN MESUL. / 5 Şubat 1994
Bu arada; tahrik olmamayı, defalarca karşılaştığın görgüsüzlüklere fırsat vermemeyi unutma! Ölçüleri iyi tayin et. Sevgiden, saygıdan anlamayana gönlünü kaptırmaya değmez. Hele üzülmeye hiç değmez. Bağrın ağrılı, başın sızılı.Ne kazandın ki acıdan başka.. Kızma, küsme, darılma! İnsanoğlu çiğ süt emmiş. İnsanların önemli bir bölümü; bencil, menfaatçi.Bu kaypak ve dönek dünyada aradığın şeylere bak ve gül: mertlik, fedakarlık, incelik, nezaket, güler yüz, tatlı dil, iyilik, güzellik, zarafet, sanat zevki, sevgi, hassasiyet, hoş sohbet, rahatlık, huzur, ferahlama, gönül alma, saadet, tatlı yorgunluklar.Halden anlamalar, teselliler, samimiyet. "Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim" Belki vardır a gözüm, ümidini kesme.
OYUNA GELME ŞAŞIRMA.KIRK YILLIK YANİ OLUR MU KANİ?
Sen neler gördün? Gecenin ortalarında kaybettiğim ümitlerim, benimle değil, bazı tanıdıklarımla, tanıdığımı sandıklarımla ilgiliydi. Onlarla yıllardır ne kadar ilgilenildiğini anlamadılar. Ve onlardan yardım beklemek asla! Onlar için uykusuz kalmak da öyle. Madem ki minnet duygusu dağların ardındadır sen burada ne ararsın? Sağlığına dikkat et Mehdiciğim. Mehmet kardeşim; sakin, şükreden, erken kalkan, vakitli yatan, kızmayan, kızdırmayan, tahrikleri sineye çeken bir adam olmazsan başkalarından önce senin hayatının tadı kaçacak ona göre.
HAYATI AFFET, ÖLÜMÜ UNUTMA ! / 27 Şubat 1994
Yukarıdaki komşumuz Sümer Öztürk Bey dün vefat etti. Bugün defnettik. Kıymetli bir adamdı. Kültürlüydü. İç alemini bilemem ama tanıdığım kadarı ile sabırlı, hoşgörülü, geniş yaşamayı seven bir adamdı. Akşam eve helvası bile yetişti. Bu gece kabirde ilk gecesi. Kefene sarılı vücudu toprağa inerken sırtından ve omzundan tutarak yardımcı olduğum, tabutunun ağırlığını sırtımda ve ruhumda hissettiğim Güner Bey kurtuldu mu? Bu dünyayı seven bir adamdı. Klasik musikiye tutkundu. Kuvvetli bir mantığı ve iradeli davranışları ve nezaketiyle ölümü beni defalarca ağlatan ve saatlerce düşündüren sayılı kimselerden oldu. Allah rahmet eylesin.
ÖLENLER VE KALANLAR / 27 Şubat 1994
Güner Bey'in ölümü ile çok kıymetli bir dost kaybettim. Halbuki konuşacak ne kadar konu vardı. Ben öyle bir adamı bir daha nerede bulurum? Beş yıl kıymetini bilemedim. Dün meğerse aynı saatlerde geçen yıl evine birkaç saat misafir olduğum Tağrık Buğra da vefat etmiş. Tarık Buğra 76 yaşında ardında ciltlerce kitap bırakarak gitti. Güner Bey 55'inde kendisinden çok şeyler beklenirken öldü. Askerdeki oğluna üzüle üzüle mi öldü, bilemem. Bilmem ki dünyadaki bütün oğullar, kızlar kıymet biliyor mu? Daracık bir mezara giren o heybetli beden, acaba nefsin eziyetlerle yıprattığı bir kalıp mıydı? O yüksek musikiden zevk alan adamın ruhu, artık sonsuzluk musikisini dinliyor. Belki rahat, mutlu, her türlü sıkıntıdan arınmış bir şekilde uçuyor, uyuyor, dinleniyor, kendini ve sevenleri seyrediyor. Aziz arkadaşım, inşallah sohbete öbür tarafta devam ederiz. Ruhun şad olsun.
ARİFE GECESİ YALNIZLIĞI / 12 Mart 1994
Yarın Ramazan Bayramı. "Bayram gelmiş neyime-anam anam garibem-kan damlar yüreğime." diye yakınan türküdeki hali kim bilir kimler kaç kere yaşadılar. Bu yıl da Bosna'dan Azerbaycan'a, Kırım'dan Somali'ye, Filistin'e kadar Bayramı zehir etmek için ne lazımsa yapıyor İslam ve huzur düşmanları. İnsan insanın kurdudur, derler. Sanki kendi içinde Müslümanlar samimiyetle ve liyakatla bayrama hazır mı ki? Herkes kazacak kuyu arıyor. İçimizdeki zavallılıklar, düşünce zaafları, tembellik, çekememezlik ve ince hesaplar, menfaat oyunları, ruh olgunluğundan mahrumiyet bir çok güzelliği alıp götürüyor. Geriye rahmetlinin "marka Müslümanı" dediği kabukta kalmış, öze nüfuz edememiş, tasavvufu tanımamış bir "kaba softa, ham yobazlar" topluluğu kalıyor. Ha cüppeli olmuş ha blucinli ne fark eder hepsi bizim beyin fakirlerimiz değil mi? Sen bilirsin Allah'ım, dünyamızda bizi yalnız ve dostsuz bırakma!
VE BAYRAM SABAHINDAN SONRA / 13 Mart 1994
Kalktık, giyindik, hazırlandık, kıldık, dinledik, dua ettik, toparlandık, geldik. Yedik, içtik, bayramlaştık, konuştuk, dertleştik. Öğrencilerim aradı, ben aradım. Tanıdıklar, dostlar, akrabalar derken bayram günleri de şöyle böyle bir havada geçti gitti. Ama içimdeki boşluk dolmuyor. Başka konuları düşünmekten kendimi düşünmeye fırsat kalmıyor. Bazan düşünüyorum da: İnsanlar daha dürüst ve samimi olsalardı dünya daha güzel olurdu. İnsanlar daha akıllı, daha çalışkan, daha duygulu, daha merhametli, daha saygılı, daha adaletli, daha kibar, daha insan olsalardı hayatın tadına doyum olmazdı. Acaba bu zevki tadabilen var mı? Dünya cennet değil ki. Şair haksız mı: "Alem can çekişirken açamam ben yaramı!"
O NOKTA VAR YA. / 12 Nisan 1994
Bütün mesele, o mayınlı noktada! Ancak patladıktan, ortalık toz duman olduktan sonra fark edilen noktayı önceden anlamada ve devre dışı bırakmada.. Yoksa dolu dizgin gelen atlar gibi durulacak yerde durulmaz, "gömgök tere batmış" bir öfke seli halinde gidilirse akıbet ya kayalar ya uçurum. Halbuki bir noktacık var ve orası yanıp yanıp sönüyor. İçinde bir ifrit kaynatıp duruyor patlama noktasını. Kim oradan uzak durur da selamet sahilinde karar kılar öfkesinin ateşini sabrının sularıyla söndürürse Peygamberini anlamıştır. Aksi halde şeytanın oyununa gelmiş bir bardak suda kopan fırtınaya alet olmuştur. Hem de kaç kere. Defalarca pişman olarak; bin defa haklı olsa da.Huzur ve sükun, rahatına kıyabilenlerinse Allah'ım bizi öfkemize mağlup etme.
KENDİMLE KONUŞMALAR.
O küçük küçük kağıtlara sabah namazından sonra günün işlerini sıraladığında rahatlamışsan, ne yapacağını biliyorsun demektir. Birileriyle karşılaştığında gözlerin ve dilin aynı notayı temsil ediyorsa ahengi yakalamışsın demektir. Seni üzdüğünü sandığın kimselerin de aklı olduğunu unutmuyorsan, senin aklın sana kalıyor demektir. Sorumluluğunun her an farkında isen, hataların unutkanlıktan kaynaklanmıyorsa, erken uyarı sistemi iyi ayarlanmışsa içinde; yaşıyorsun demektir. Gönül almayı biliyorsan, affetmeyi, minnet duymayı, sadakati, doğruluk ve dürüstlüğü dost edinmişsen, dünler hafızanda taze ise, uyumuyorsun demektir. İçin bir yangın yerine döndüğü halde, terk edilmiş bir şehir yalnızlığı yaşamana rağmen hala bir topal karıncaya imrenebiliyorsan, adamsın demektir. Kendini hep zengin bir kütüphanenin önündeymiş gibi öğrenme şevk ve azmi içinde tutabiliyorsan, kimseye kin tutmuyor her zulmü mahkeme-i kübraya havale edebiliyorsan, olgunlaşıyorsun demektir.