KIRKA ÇEYREK VAR / 14 Ocak 1992
Artık mazeretin de azaldı. Kırkına merdiven dayadın ey gönlüm, ey aklım ve her neyimsen içimdeki ve dışımdaki ben! Gözlerim yanıyor ve yorgunum ama direniyorum, uyanık kalmak istiyorum. Uyumam şart mı? Zamanı gelince beni uyutan ne? Uyumasam olmaz mı? Daha önce denedin. Bütün azam, uzuvlarım isyana geçiyor. Başım ağrıyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor, adalelerim kasılıyor istemiyorlar beni. Demek ki bazen bende beni istemeyen biri var. Bazen de bende beni isteyen biri olmalı. Onun kapısını çalmalı.Fakat o ne? Evde-yani yerinde-yok mu? Demek bazen bizdeki biz yerinde de olmuyor? Allah Allah! Şuur kaybına mı uğruyoruz, yoksa uğratılıyor muyuz? Ne kadar şeyi kendi isteğimizle ne kadarını gayr-i iradi yapıyoruz: Gözüm canım efendim, güzelim, mirim! Uslan artık uslan artık.Sus ve dinle.Boşluğu, sonsuzu, kendini ve kendini.Ancak ve ancak Yunus'u da dinle: "Hor görme kimesneyi/ Hiç kimesne boş değil ." "Nagah açılır perde, dermen erişir derde" Allah büyüktür meyus olma!
KIRK KATIR MI KIRK SATIR MI? / 15 Ocak 1992
İnsan nedir? En çok kimi sever? En çok kimden korkar? En çok kime koşar, en çok kimden kaçar? En çok kime yalan söyler, en çok kimi yanıltır, kimi avutur? En çok kime eziyet eder, kime naz eder, kimi hayal eder, kimden utanır? En çok kiminle samimidir, kiminle ağlar, kiminle güler? Kime dert yanar, kiminle yüz göz olur? Kiminle çıldırır, kiminle uslanır? Kimin dostu, kimin düşmanıdır? Kimin annesi-babası, kimin oğlu-kızıdır? Kimin sevgilisi, kimin aşıkıdır? Kimin sırdaşı, kimin belasıdır? "Üstüste sorular soru içinde / Akıl olmazların zoru içinde." El cevap : Kendi kendisinin kendi kendisinin.Ne için yaşadığının farkında mısın? Bu halleri yaşayan bir sen misin? Şu kalem tutan, defteri kavrayan elin yirmi yıl evvel de vardı. Ya yirmi yıl sonra? 120 yıl önce ise; büyük deden Selanik'e bağlı Manastır'ın Sarıgöl kıyısındaki Kayalar kasabasındaki evinde kimbilir ne ışığında yahut şem'a yanarken 1872'de hakim bir milletin evladı olarak belki de bu saatlerde Kur'an okuyordu, belki uyuyordu, belki üzülüyordu. Karahocaoğulları'ından Bayram oğlu Ahmed oğlu Abdullah oğlu Mehmed Mehdi bugün kırk yaşında.Kendi kendine hallenip duruyor. Nübüvvet yaşının ağırlığı omuzlarında. Fakat birçok insan gibi biraz üzgün, biraz durgun, biraz bıkmış, biraz çaresiz, biraz iddialı, biraz gururlu, biraz kurnaz, biraz samimi, biraz şen, biraz şüpheci, biraz dağınık, biraz disiplinli, biraz. biraz. biraz... biraz insan, biraz melek, biraz zevksiz, biraz sanatkar, biraz komik, biraz zeki, biraz saf, biraz dalgın, biraz uyanık, biraz gafil, biraz şuurlu, biraz patavatsız, biraz kibar, biraz hesapçı, biraz cömert, biraz hırslı, biraz derviş.Ve biraz ne olduğunun farkında biraz değil.Buna yaşamak diyor Mehdi herkes gibi. Ve Mehdi hep yarını yaşıyor, dünü yaşıyor, bugün hep uçup gidiyor ellerinden, kucağından, gönlünden, gözlerinden, dilinden.Ve Mehdi çokları gibi sahte yaşıyor istemeye istemeye.Mehdi yorgun fakat nedense hep ümitli ve iyimser. Alnının her iki kenarında şimşek hatlarını andıran damarlar kabarıp kabarıp iniyor Mehdi'nin. Mehdi sabrediyor, kızıyor, seviyor, telaşlanıyor, sorumlulukları olduğunu düşünüyor. Evinin sorumlusu, öğretmeni, büyüğü, yardımcısı Mehdi. Mehdi veya her ne ise sen varsın ve gerçeksin, meçhul bir yarında ise bütün bu kavga biter, kanatlanırsın. Sen o kanatları bugünden ara sıra takınmaya bak ruhum, "At kalbini girdaba, açıl engine ruh ol."
ANKARA YOLLARINDA / 21 Mayıs 1992
Dört aydır Ankara-İstanbul arasında her hafta mekik dokuyorum. İngilizce kursundayım. Uzaklarda bir yerlerde yurt dışına gitme ihtimali var. Fakat ürktüğüm bir ihtimal. Dışarı gitmek ve gelememek. Gelmek ve eski düzeni bulamamak var. Fakat böyle yaşamayı semtten semte gider gibi sürdüren yüzbinlerce insan var. Kısmetse bir şeyler olacağa benzer. Yalnız artık eskisi kadar kolay öğrenemediğimi ve sık sık unuttuğumu yeteri kadar disiplinli olmadığımı görüyorsun. Fakat bu işe girmişken ortalama bir seviyeye gelmek kararındayım. En azından dünyaya yayılmış bir dili belli ölçülerde tanımak ve anlamak hoşuma gidiyor. Cahil olmak korkunç bir şey. Fakat öğrenilecekler kadar sınırsız ki insanın ömrü içinde deryada damla gibiyiz. Allah hayırlısını nasip etsin.
AMAN SAĞLIĞIM !.. / 15 Haziran 1992, Pazartesi
Kırk yaşımın ortalarındayım. Artık eskisi gibi dayanıklı değilim. Üzüntülere de fazla göğüs geremiyorum. Kısa zamanda ağrılar, sızılar içinde kalıyorum. Ulaşamadığımı düşündüğün bazı hedeflerden uzak kalmak canımı sıkıyor. Hayattan zevk almadığımı sanıyorum. Halbuki ulaştığım bugünkü seviye 10 yıl önce hasretini çektiğim noktalardan biriydi. Ancak istesem de on yıl öncesini bulamam. 10 yıl sonra bugünü bulamayacağım gibi. O halde bugüne ve düne hayıflanmaya ve yarından endişelenmeye paydos. Zira: "En ummadığın yerde / Nagah açılır perde / Derman erişir derde / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler ." Mehmet Mehdi, sen Allah'a güven, kendini ve başkasını suçlama, kınama; hor gör, ihmalci olma. Hayırlısı ise güleryüzlü bir disiplinle işler yoluna girer.
KIYILANLAR VE KAYBOLANLAR
Düşen, kırılan ve susan bir saat tam bir gün üzülmeme yol açtı. Zaman sustu. Suçsuz saat kendini dikkatsizce betona atan elin kurbanı oldu. İşini sadık bir dost gibi sürdürürken, kolu kanadı koptu, zavallı duruma düştü. Dili yok, şikayet edemiyor, haykıramıyor, belki tamirini bekliyor belki atılmayı.Karar kendi dışında alınacak. Kader, bizim irademizi nasıl aşıyorsa, onun için de engel olma şansı olmayan bir akıbet var.Biz buna benzer ağzı yok, dili yok belki de bizim fark etmemiz gereken hal dilleriyle konuşan nice şeye kıyarız da fark etmeyiz. Biz kıyıcılarız. Ama en çok kendimize kıyarız. Ömrümüze, zamanımıza, saatlere, saniyelere, yani her şeye kıyar dururuz da üzülmeyiz.
VÜCUD ŞEHRİMİZDE BİR SAAT VAR / 5 Ekim 1992
Ama karnında iken tik-takları başlayan bu saat, toprağa düşünce çalışmayı bırakıyor, yoruluyor. Onun dışında bir ömür boyu konuşmaya devam ediyor. Beyin ve kalp birbiriyle ne kadar ilgili ise saat ile saatin işlediği zaman da o kadar ilgili olmalı. Zaman içimizde ve dışımızda akıyor. Ölünce; içimizdeki zaman, mekan mı değiştiriyor? Şuurumuz nerelerdedir? Yok olabilir mi? Bir irade ise bizi terk etmiştir. Büyük iradeye bağlı ise ait olduğu yere alınmıştır. Ya biz neredeyiz, ne oluyoruz? Hangi zamanda ve mekandayız? Zaman her yanımızda esiyor, görünmez kelebekler gibi okşuyor, uçup gidiyor. Sonra yeni zaman kelebekleri veya kartalları, rengi olmayan pençelerini genç ömrümüze atıyor, kanatıyor, bayıltıyor, eskitiyor, yaşadığımıza pişman edip tekrar meydena bırakıyor. Ortalarda bırakma Allah'ım.
MESNEVİ OKURKEN / 27 Ekim 1992
Mevlana ne güzel bir insanmış ki bu kitabı yazmıştır. Sohbetinin tadı, zekasının pırıltıları bugünlere ulaşmış. Okudukça hayretten hayrete düşüyorum. Tenden kurtulup manaya dalmak kolay mı? Testiyi kırıp da başsız ayaksız bir damla gibi Dicle'ye koşmak ne mümkün.Ve dikenler neden hep hazanı ister de bahardan kaçarlar.Ve çiçekler için bahar niçin bir müjdedir. Tekrar okumam, tekrar düşünmem lazım. Mesnevi bir arkadaş oldu bana.Haftalardır yalnız kalınca gecenin ortasında onun sayfalarında gönlümü ve ruhumu dinlendiriyorum. Fakat gerçek hayat bütün yalanları ile üzerime çullanınca Mesnevi'ye uzanan ellerim boşlukta kalıyor. Nedir bu kavga Allah'ım, nedir bı içimizle dışımızla bitmez anlaşmazlıklar? Nedir bu etimize, kanımıza; iliklerimize ve sinirlerimize esirliğimiz? Bu gözler, eller, diller ve ayaklarımızın bize ettikleri nedir? Besleyip büyüttüğümüz kendi hallerimizin başımıza tepegöz olması nedir? Ne olur sırrını anlayalım. Ama kaldırabileceğimiz bir yük olsun."
KIRK BİR KERE MAŞALLAH / 15 Ocak 1993
" Kimdir bu saat, ah eden kuytuda? / Sustu bülbül, hıyaban uykuda." Ah etmenin bir manası yok. Yıllar akıp gidecek ve Takdir-i Ezel hangi meçhul durakta tayin etmişse dünya değirmeninden inip buyurulan feza-yı bi-intihaya elsiz-dilsiz-ayaksız ulaşacağım. Bitecek elbette bir gün: Dünya gailesi; yeme, içme, yatma, kalkma, konuşma, susma, bakma, gülme, sevinme, üzülme, şikayet, tembellik, uyuşukluk, suçlama, hoşgörü, telaş, menfaat, endişe, zevk, kıskançlık, imrenme, korku, sitem, iştah, hayret, şaşkınlık, hırs, tuzak üstüne tuzak, haklılık, haksızlık, dirhem dirhem gülümseme, hesap üstüne hesaplar, hata üstüne hatalar, tehirler, ihmaller, yarına kalmalar, plansızlık, hep başkasının dümen suyuna gelmeler, şüphe, sahtelik, oyun.Bir gün bitecek! .Söz uzar bütün bunlar hep nefsin oyunlarıdır gülüm! Sen yine şükret ki sağlıklısın, namerde muhtaç değilsin.Allah mazluma acısın. Zalimleri kahretsin. Dua et!
ÖFKEDEN SÜKUNETE / 8 Şubat 1993
Peygamber-i zi-şan "Öfkenizin ateşini sabrınızın sularıyla söndürünüz." buyuruyor. Yine bir başka hadislerinde "Kim öfkeliyken ayakta ise otursun, oturuyorsa yatsın, uzansın, sakinleşsin, sussun." tavsiyelerinde bulunuyor. Ne kadar doğru sözler. Marifet uygulanabilmekte. Aklımız bize her yerde rehberlik yapamıyor. İman ve irademizi kullanıp nefsimizin putunu kırmadıkça sinirlerimiz her defasında mağlup duruma düşürüyor bizi. Bütün dava gelişmelere zamanında vakıf ve hakim olmak, paniğe kapılmadan,ipleri bırakmadan öfke atını dizginlemek,gemi azıya olmasına engel olmak. İnşallah, Hak şerleri hayreyler. Dil ve gönül farklı üslup kullanıyorlar. Ümidim odur ki kalan ömrümü ah u feryad ile heba etmeyem. Allah'a sığındık.
İNSANLAR ARASINDA YALNIZLIK / 24 Mart 1993
Acaba herkes kendi doğrularının mahkumu da ben ortak doğruları yıllardır arayan bir hasretli miyim? Yoksa ben kendi doğrularıma mahkum biriyim de herkes ortak doğruların saadeti içinde mi? İyi de. Nedir bu hüzünler? Sabırsız gezgin bekleyişler, içten pazarlıklar, ince hesaplar, hoşgörüler, sitemler, laf dokundurmalar.Yahut iltifatlar , şakalar, sevgi ve saygılar.İyiler, kurnazlar, huysuzlar, dengesizler, sahtekarlar, gezginler, ruhsuzlar, iki yüzlüler, tembeller, zayıf ahlaklılar, haddini aşanlar, küçük bakanlar, ufuksuzlar, kendini bilmezler, saygısızlar, kabalar, utanmazlar, vakit öldürenler, konuşmaktan ve susmaktan aciz, diken tabiatlı paslı çeneler. Ya Rabbim şaşırtma beni.
ELİNDEN GELENİ YAPACAKSIN YILMAYACAKSIN / 25 Mart 1993
Önce kendini adamakıllı bir gez, dolaş; kıyılarını, köşelerini, enginlerini, tepelerini bir tanı, bakalım nasıl bir ülken var vücud iklimlerinde.Ve sonra çık ötelere, kendine dön bir alıcı gözüyle bak bakalım, kendini beğendin mi? Enine boyuna karakter aynasının ufuklarında ölç, biç, tart. Eksiği, fazlası nelerdir?.Ve sonra dur, düşün. Kumaş iyi mi, dokuması ne halde? Nelere ne kadar dayanır? Nerelere tırmanabilir, nerelere koşabilir, nerelere uçar, nerelere inebilir? Asabı ve iradesi pamuk ve çelik dengelere buz ve buhara ne kadar dost olabilir?.Ve sonra dal levh ü kalemle canımın çekirdeği çatlasın; su ve toprak gibi eşleşsin, güzelliğin saf kanatlarında duygu, düşünce, hayal ne varsa! .Ve sonra bileyim, anlayım ki; herkes kendi kaderini aklınca, iradesince, dualarla, sevgilerle,"lahavleler, hasbinallahü ve nimel vekil nimel Mevla nimelnasir" larla yaşar. Allah utandırmasın, yolumuzu aydın etsin.
MARİFET NEREDE ? / 17 Nisan 1993
Yani irfan, arif olma hali.. Bilme, sezme, anlama, hallere aşina olma. Kendilerine ve başkalarına yabancılaşmama. Her an mürakebe etme, kendinden başlayarak içe ve dışa doğru gözlemlere, denetim, göz ve gönül; akıl ve mantık gezintileri. Ucu Allah'a varır. Sebepleri aramak.Çareler aramak, derde derman aramak. Senden bir yardım isteyene adalet çizgisinde karşılık vermek.İnsanları çok iyi tanımak ve yaptıklarını asla unutmamak. Yapabilecekleri veya yapamayacaklarını iyi tahmin etmek. Belli bir sabır sınırı ve mühletleri sonrasını mutlaka kontrol etmek.Denemelerle karakter analizi yapmak, zaaflarla meziyetleri yakalayarak bunlardan ilkinin zamanla hastalığa dönüşmediğine, diğerini körelir hale gelmesine engel olmak. Nedense Nedim'im beytini hatırladım: "Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber, Nedim! / Bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana." Olsa da olmasa da marifet; olmazların zorunu yaşayan akılla gönülü dost edip gerçek Dost'a yakın olmada.
KENDİNE YETECEK HALE GELMEK / 3 Mayıs 1993
"Kendimden utanıyorum!" desem ayıp olmaz mı? Utanılacak ne yaptım ki? "Kendimi beğenmiyorum." desem, doğru olur mu? Belki beğenenler vardır. Nasıl ki senin beğendiklerin arasında seni beğenmeyenler olabileceği gibi. Tercihlerini iradeli bir tarzda yapabiliyor musun? Bazan. O halde iradesiz zamanların da mı oluyor? İhtimallere hazırlıklı mısın, bakışların isabetli mi, dikkatin sağlam mı, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, sözlerini ne kadarını tutabiliyorsun, birileri seni ne kadar yanıltabiliyor, olup bitene ne kadar göz yumuyorsun, planlama ve uygulamaların iyi mi, ya zamanlama? Mesele burada, atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra bayramı kiminle kutlamak için kına yakmaya niyetleniyorsun? Yeni bayramlara, atıyla başkaları yola çıkmadan gün doğmadan hazırlan ki ne yaptığının şuurunda olduğunu önce kendine anlatabilesin..? Allah Kerim.
VE HERŞEY DARMADAĞIN./ 11 Haziran 1993
Beklediklerim, umduklarım olmadı. Anlatılanlar anlaşılmadı. Sabır çiçekleri meyveye dönmedi. İsyan zakkumları açtı. Neden böyle oldu? Deniliyor ki: Çok inceliyorsun, tekrarlıyorsun, bu kadar üsteleme. Diyorum ki: Beni yanlış anlıyorsunuz, konuşmaya meraklı değilim, hatta dinlemek daha çok hoşuma gider. Yeter ki konuşun, sessiz bir kayıp içinde erimeyelim. Disiplin anlayışımı beğenmiyorsanız, teklif getirin onu uygulayalım ama plansız yaşanmaz..Ve azizim Mehmet Mehdi, aradan altı ay daha geçmiş. Değişen bir şey yok.Hatta durum biraz daha vahim. Asabi tavır ve konuşmalara karşı manevi zırhını kullanacak, sabrını iyi idare edeceksin. Sen babasın. Unutma. Yoksa bu dağınıklık, perişanlığa ve fecaate dönecek. Hocam, unutma.Sen Mevlana'nın Mesnevi'sini okumuş, Divan-ı Kebir'e hazırlanan bir insansın. Hadi hayırlısı.