Çekerek, 19 Şubat 1975 / İlk Çocukluk Yıllarımdan İzler.
Aile hayatı kadar tatlı ne vardır? O mesut yuvanın sıcaklığını başla bir yerde aramak beyhude görünüyor bana. Çocukluk resimlerimi karıştırdım da bir daha yaşamak istedim o rüyalı dünyayı. Acaba zannettiğim kadar mesut muydum o zamanlar?
İlk hatırlayabildiğim yaş: İlkokula gitmeden önceki yılım... Ninem, dedem, babam, amcam ve benden ibaret beşinci yaşımı hüküm sürdüğüm 1957 yılı...Ninem üç katlı evimizin en alt katında bir taraftan çamaşır yıkıyor bir taraftan yemek pişiriyor. Ben de onu seyrediyorum. Neden olduğunu hatırlamıyorum. O esnada ağzımdan fena bir söz çıktı galiba... Ve ninem ilk "tövbe" demeyi o zaman öğretti bana... Çok dindar bir kadındı Şahsenem Hanım. Evimize 15 metre mesafedeki çeşmeye dahi iyice sarınıp sarmalanarak ancak tek gözü görünecek şekilde gittiğini vefatından sonra anlatan yakınlarımızdan dinlemiştim. İlk tanıdığım kadın, ninemdi. Tedavisi için daha iki yaşımda iken benden ayrılmak zorunda kalan annemi maalesef daha sonra tanıdım. Ninem, ben beş yaşındayken beni Elif cüzüyle evimize yakın bir Kur'an kursu hocasına gönderdi. Elif cüzümü işlemeli ak bir mahfaza içinde küçücük boynuma asıp yürüdüğümü hayal-meyal hatırlıyorum. İlk hatırlayış ve ilk imtihan korkusu! Hoca rahle önünde hepimizi dinliyor, galiba okuyamayanları azarlıyor, kaşlarını çatıyordu. Benden önce irice bir kızcağıza kızarken epeyi ürkmüş ve sıranın kendime gelmesinin verdiği çekingenlikle ilk imtihan titremesine yakalanmış, arkaya sinmiştim. Galiba tehlikeyi ucuz atlattım ki, benden önceki kıza öfkelenişini hatırladığım halde kendim için bu türlü bir hiddet hatırası yok zihnimde...Ertesi yıl rahmetli babamla önce Turhal'a yerleştik. İlkokul 2'ye orada, Atatürk İlkokulunda devam ettim. Babam Şeker Fabrikasında Muhasebe Servisi'nde görevli idi. Bir ara Mehmet Akif İlkokulunda vekil öğretmenlik de yaptı. Kışa doğru nedendir bilmem, kendimizi Adana'da bulduk. Babam, tahsildarlık görevindedir ve ben Adana-İnkılap İlkokulunda ikinci sınıfa devam ediyorum. Kış sonu hayatımız tekrar dalgalandı ve İzmir-Buca'da amcam Salih Ergüzel'in yanındayız ve ben bu sefer, Buca Çakabey İlkokulunda öğretmenim Şadiye Baltalı'nın müşfik ilgisiyle kendime geliyorum ve üçüncü sınıfa güvenle, huzurla geçiyorum. Fakat sevgili annem Amasya'da hasta, babam İzmir'de hasta.Türkiyemiz, 27 Mayıs 1960 İhtilaliyle derinden yaralı ve yorgun.Mevla görelim neyler ?
Aylar Akıp Gidiyor./ Yozgat / Çekerek, 1974-75
Kütahya'dan gönderildiğim Yozgat'ın sevimli ilçesi Çekerek'te çok sakin günler geçiriyorum, adeta yaprak kımıldamıyor. Bahçeli bir evin üst katını bana kiraya verdiler. Evin iki delikanlısı Lisede öğrencimdi. Soyadları galiba "Erkekli" idi. Sakin, saygılı çocuklardı. O evde bir yıl kadar oturdum. Okuldan eve, evden okula haftalar geçti. Öğle vakti küçücük çarşısında mevcut iki lokantadan birine gidip karnımı doyurduktan sonra hemen yan taraftaki Öğretmenler Lokalinde dama, domino, tavla yahut taş oyunu oynardık. Zaman zaman evime öğrencilerim gelir, onlara kitap, dergi verirdim. İkisini hiç unutmadım: Musa Çelik, Erdoğan Kılıçarslan.. İkisi de "Kara Harbokulu'na gitmişler, Albaylığa kadar yükselip emekli olmuşlar" diye duyunca üzülmüştüm. Paşalığa kadar yükselmelerini isterdim. Birinin rahmetli olduğunu öğrenince kederim katmerlendi. Roman yazmaya meraklı bir genç vardı. O üç sınıflı Liseden, altı sınıflı ortaokuldan, toplamda 150-200 kişilik mektepten, Ömer Korkmaz gibi bürokraside yükselen, Bakanlıkta görevler alan, çeşitli işlere giren, Vali Muavini olan gençler duymuştum. Orada ticarete yatkın olan hali vakti yerinde aile çocukları da vardı ve nihayet köylerinden karda kışta incecik gömlekleriyle okula yetişmeye çalışan fakir ailelerin evlatları daha çoktu. Tek odalı kiralık evciklerde 2-3 kişi kalan, lamba ışığında ders çalışan, gözleri kızarık bu çocuklardan birini, 47 yıl sonra İstanbul İlçelerimizin birinde Milli Eğitim Müdürü olduğunu, kendisi arayınca öğrenmiştim. Meğerse kendisine 12 numaralı gaz lambasını hediye ettiğim çocuklardan biriymiş ve o lambayı hala dantelli bir örtü altında saklıyormuş. Tabi ki çok duygulandım. Çkerek'te o zamanlar, birkaç sergilik, haftalık sebze-meyve pazarında niçin hareketli bir akış yoktu anlayamamıştım. Çok durgun bir kasabaydı. Otel bile yoktu. Şimdi o zamanki nüfusunun 7-8 misline çıktığı söyleniyor. Hafta sonları soluğu 1,5 saat ötedeki memleketim, doğum yerim Zile'de alır, akrabalarda bir iki gün kaldıktan sonra dönerdim. Bir Pazartesi dönüşü yolda tipiye yakalandık, ilçeye varmaya 5 dakikalık yol kaldığı halde rampayı aşamamış, 1,5 saatlik Zile'ye geri dönmüştük. Bazen Sorgun'a, Yozgat'a gittiğim olurdu. İlçe'nin Savcısı, avukatları ile arkadaş olmuştuk. Ruhi Bacanlı ve Hayrullah Başer o günlerden hafızamda kalan kıymetli iki isimdi. Okul Müdürümüz Mersin-Anamurlu yörük çocuğu rahmetli Selçuk ATALAY, bana yakından sahip çıkıyor, yabancılık çekmemem için her desteği veriyordu. O sıralarda "Doktora" sınavına girdim, kabul edildim, kaydoldum. İlk fırsatta İstanbul'a yakın bir yere tayinim için gerekli teşebbüslerim sonuç verdi, Sakarya-Arifiye Öğretmen Okulu'na nakledildim. Allah'ın takdiriyle, rahmetli annemin desteği ve kararıyla evlilik hazırlıklarım da yaz ortasında hayırla neticelenince hayatımda yeni safha başlamış oldu..1975 Ağustos sonu, Eylül başında tekrar besmeleyle yollara revan olduk..
Onların Üç Oğlu Vardı. / İstanbul 17 Temmuz 1982
3,5,7 yaşlarındaki üç küçük yavrumuzun yetişmeleri ve terbiyeleri konusunda zorluk çekiyoruz. Eşimle ben öğretmen olmakla beraber bu meseleyi sağlıklı yürütememenin yorgunluğu içindeyiz. Çocuklarımızın üçü de erkek.Son derece hareketliler.Mutlaka birbirlerine veya eşyaya zarar veriyorlar. Kırıyorlar, döküyorlar; bağırıp çağırıyorlar. Coşkun ve taşkın davranışlar.Çığlıklar, ağlamalar, kahkahalar, afacan hırçınlıklar.Sağa sola takılmadan edemeyen hareketler ardarda geliyor. Birbirlerinin hocası oldular. Büyükten sonra ortanca ve küçük büyümeye fırsat bulamadan birbirlerinin arkadaşı oldular. Taklit davranışlarla olay çıkartıp duruyorlar. Çocuk mutlaka güzel bir varlık. Ama büyüklerin dengesini sarsıp kendi huzurlarını da kaçırdıkları takdirde dayanılması zor oluyor. Israrlı ve inatlı tavırlarını önlemek için akla karayı seçiyoruz. Birini memnun ederken öteki darılıyor. Adaleti sağlamanın zorluğu ta çocuk hayatında bile kendini hissettiriyor. Daha iyi yetişmeleri konusunda iyi düşünmek zorundayız. Çaresiz kaldığım, yaramazlıklarına sözle, tatlı dil ve açıklamalarla engel olamadığım zamanlarda kızmak, küsmek zorunda kalışım, en çok üzüldüğüm ve vicdanen sıkıntı çektiğim hususlardan biri olarak hafızamda duruyor. Her geçen gün daha iyi yetişmelerini sağlamak üzere sabırla yeni çareler aramaya devam edeceğiz. Ya onlar olmasaydı bu ıssız evde ne yapardık? Annesiyle ben hasret içinde elalemin çocuklarının her yaramazlığını severdik.
İlk Şehzade / İstanbul 01.01.1984
Bir buçuk sene kadar önce yazmayı düşündüğüm yazının başlığı günlerce bekledi; haftalar, aylar geçti, ilk evladımız okula başladı. İkinci sınıfın yarısına yaklaştı. Okur-yazar bir küçük adam oldu. Zarif, kibar, ince yapılı, sevimli, saf bakışlı, hırçın-neşeli, yaramaz, alıngan, asabi mizaçlı, çabuk küser, çabuk barışır, sempatik, çekingen olduğu kadar girgin bir çocuk özelliğinde. Görünüş olarak bana benzediği kadar, huylarının da büyük kısmı ne yazık ki benden yadigar. İnşallah benim gibi kederlere meyilli olmaz. Onun şen güzelliği içinde rahat, uyanık, gür sesli, hakim davranışlı, manalı konuşkanlığı ile okulunda gözdeler arasına girmesini ne kadar isterim. Fakat henüz yeterince kıvama eremedi, kendini arıyor, bocalıyor. Çünkü daha çocuk. Zannederim yeteri kadar yardımcı olamıyoruz. İnşallah gün gelir, açılır. Annesi ve ben kendi telaşımızdan onun ve kardeşlerinin dünyasına gereği gibi arkadaşça giremiyoruz. 7,5 yaşında (90 aylık) bir çocuktan adeta kaldırabileceğinden fazla şeyler istiyoruz. Bilhassa ben, bu ve benzeri tavırlarını azaltmak, onun zaman zaman bazen küskün, dargın olan hassas ve kibar dünyasına barış güzelliğinde girmek zorundayım. O ne kadar rahat ve güvenli yetişirse, kardeşleri de peşinden ruhen sağlam yetişir ve şahsiyet kazanır elbet. Bakalım gelecek yıla veya bu yılın sonuna doğru onun hakkındaki düşüncelerim ne ölçüde değişecek veya ben ona neler verebileceğim? Onun iyi bir gelişim göstermesine benim yardımım hayatımın en zevkli işi olacak.
Ortanca / Şirinevler 02.01.1984
Ortanca oğlumuz ! Sarışın-kumral arası, beyaz tenli, neşeli, yırtıcı, haylaz çocuk. Birkaç gün sonra 6 yaşını tamamlayıp 7'ye girdiğinde "okumayı" da sökmüş olacak. Şimdi hecelemekle meşgul. Özel Doğumevi'nde Adapazarı'nda dünyaya gelen bu cana yakın evlat zor büyüdü. Diğerlerinde 3-5 günde kuruyup düşen göbek bağı, bunda bizi bir ay telaşa boğdu, kızardı, bozardı, doktorlara koşturdu. 3 aylıkken bizimle beraber Arifiye'den Kars öncesi Isparta Şarkikaraağaç'a sürgün gitti. Meram mototreninde demiryolunu tanıdı. Daha 6 ay dolmadan Taşova'ya kış ortasında da Kütahya'ya gelmek zorunda kaldı. Bebekliği bir yaşına kadar çok sıkıntılı, sağlıksız geçti. Yürümeye başladıktan sonra canlandı, hareketlendi. Gözlerimin önüne hep o yürümeye başladığı zamanki sevimli, güleç yüzü geliyor.Sonra yaramazlıklar çağı başladı. Kırıp dökmeler, yırtmalar, ağabeyi ve kardeşiyle güreşmeler, dalaşmalar.15 gün ara ile alnının kaş kenarlarını koltuk tahtasına, vitrine vurup yarmalar, hastane koridorlarında koşuşmalar; bir türlü bitmeyen terlemeler.Şimdi ümit ettiğim ölçüde düzelmeye yüz tutan huyu, cömertliği, iştahı ve neşesi ile üç kardeşin orta direği. Allah onu bize ve kardeşlerine bağışlasın.
Ufaklık./ Kocasinan / 08.01.1984
Küçük oğlumuz ve herhalde son göz ağrımız. 4 yaşını yeni bitirdi.. 50 aylık tombul görünümlü, ufak yapılı, sakin, telaşsız ve kendi halinde fakat yine de neşeli ve güleç yüzlü. "Kuzguna yavrusu anka görünürmüş." Varlığı ve yaşaması Allah'ın takdiri ve genç "ana-baba"nın gayretlerinin bir sonucu olan bu nimet-evlat üzerimizde ayrı bir tesire sahip. İki ağabeyi ile arasında en nihayet 20 ve 40 aylık bir yaş farkı olması, onlarla arkadaş olmasını kolaylaştırıyor. Onlara "abi" demekten çok adlarıyla hitab ediyor. Ağabeylerinden de çok anneye hasret büyüdü. Bir yaşından itibaren anneannesi, ben, teyzesi, Fatih'in annesi arasında yarı yarıya annesi ile beraber olabildi. Ağladı, sızladı, alıştı.Şimdi büyükleri gibi okula gitme hevesinde. Bir aksilik olmazsa bu sene başlayacak. Üç raflı televizyon sehpasından bozma kitap raflarından biri de ona ait. Magazin dergileri, çocuk yayınları, küçük kalem ve eski defterler ilk öğrencilik malzemeleri.Adına yaraşır bir hayat kurmasını diğerleriyle beraber dilediğim küçük oğlumuz da inşallah küçük çocukların masallardaki şansına yakın bir uyanıklık ve zeka ile yüzümüzü ağartır ve hayatı konusunda Allah'ın takdirine bizi defalarca şükrettirir.
Ve O: Çocukların Annesi / 15.01.1984
Onunla 18 Mart 1975'te sözlendik. Temmuz 1975'te nişanlı-nikahlı 17 Ağustos'ta da düğünlü-dernekli-evli olduk. 5 gün anamın evinde; 2 gün de Turhal'da teyzemlerde kaldıktan sonra, bekarlık eşyalarımı getiren kamyona düğün hediyelerini de katıp gönderdik. Zile'ye Hüseyin Abilerde birkaç saatlik ziyaretten sonra Çekerek-Sorgun-Yozgat-Ankara-Bolu yoluyla Adapazarı-Arifiye'ye ulaştık. Yuvamızı burada kuracaktık. Planlar-hesaplar tutmadı. Yorulduk, üzüldük.Birkaç günlük aramadan sonra bahçe içinde tek katlı 3 oda bir mutfak sevimli bir evde ilk otağı kurduk. 2 ay kadar sonra Aşağı Kirazca Köyüne taşındık. Okulu oradaydı. Mecburduk. İlk evimizden taşınırken eşyalarımıza buzdolabı, masa ve televizyon katılmıştı. İlk evimiz bir alemdi. İlk ramazanı ve bayramı da orada geçirmiştik. Bir horoz almıştık. Keseceğime yakın pencere camını kırarak kaçtı. Bütün mahalleli çocuklarla seferber olduk, aradık; bulana vaat ettiğim iki buçuk lirayı horozu bulan çocuk ısrarıma rağmen aldı mı hatırlamıyorum.İlk kira 300 lira idi. İki ay sonra Aşağı Kirazca'daki büyük bahçeli evi 500 liraya tuttuk. Toplam maaşımızın 7'de biri kadardı. Yine de pahalı geliyordu. Almanya'daki birinin eviydi, güzeldi. Çok geniş bir bahçesi vardı. Önünden Eskişehir asfaltı geçiyordu. Bir bisiklet aldım. Okula onunla gidip geliyordum. Fidanlık yolunda ve yeşillikler arasında bazen köpek sürüsüne rastlar, zor geçerdim. Bazen demiryolunu geçerek okulun arka bahçesine girer, inek ahırının, kabak tarlasının, elma bahçesinin arasından yatakhane bölümüne yaklaşır ve okula ulaşırdım. Çamurlu havalarda çamaşırhane önündeki çeşmede paçalarımı ayakkabılarımı temizler, öğrenciler dershanelere girerken yetişirdim. Ne günlermiş be! Ara ki bulasın.
On yıl sonra yarım kalan yazıya döndüm. Bu on yılda neler oldu? Daha doğrusu 1975'ten 1994 yahut 1995'e.En iyisi yazıya 95 Ağustosu'nda 20. yılda devam etmek.Bir nesillik zaman sonra. Hem de üç oğlum sırasıyla 19,17,15 yaşlarına, hanım 41'ine varırken ve ben 43'ün sahillerinde saçlarım ağarırken.
Evim Benim Cennetim / 26 Mayıs 1986, Şirinevler
Bir zaman var ki evden içeri her girişimde halime şükrediyor, beni seven sevdiklerimin varlığından mutlu oluyorum. İnsanların duygularını kaybeder gibi olduğu, menfaatlerin her çehreye sindiği, samimiyetin meçhul beldelere kaçtığı bir garip büyük şehir hayatı yaşıyoruz. Yorgunluk ve ıstırabım eve gelince diniyor. Anlıyorum ki evim barkım benim her şeyimdir. Orda bizim için uğraşan bir genç anne var yavrularım. Siz güzel çocuklarım varsınız. Kapıda bana takılan "n'aber Mehdi Hoca" diyen güzel küçük oğlum, selamımı önce alan yırtıcı kartal ortanca, bin nazla beni görmemezliğe gelen ve ilgi bekleyen veliaht tavırlı narin büyük. Hepiniz canımsınız, kanımsınız. Orada kimselerin susturamayacağı Kur'an okunur, dinlenir, iftar edilir, sahura kalkılır.Yar elinden tabaklara adeta bal dolar.
Evlad ü Iyalim / 1 Haziran 986
Çocuklar tatile girdi. Ellerinde karneler, takdir ve teşekkür belgeleri, karşıma dizildiler. Neşe ve gururla gözleri parlıyordu. Yanaklarından öptüm. Karnelerin bedelini ödedim, imzaladım. Tatile resmen başlamış olduk. Önümüzdeki yıl büyük beşinci, ortanca dördüncü, küçük ikinci sınıf öğrencisi olacak. Anneleri de tekrar birinci sınıftan başlayacak. Bu yıl mezun ettikleri, 5 yıl önce küçük oğlumdan da küçüktüler. Yıllar ne çabuk geçiyor. Benim de 5 yıl önce lise son sınıfta okuttuğum 3 öğrencim fakülteyi bitirecek. Yanımda öğretmenlik stajı yaptılar. Ramazanın son haftasına girdik. Bayrama hazırlanıyoruz. Hocanım, gene çocukların telaşında. Birine mavi bir pantolonla renkli bir gömlek dikiyor. Ben de uzunca zamandır bozuk avizenin yerine yuvarlak fluoresans bir avize aldım, taktım. Gayet güzel aydınlatıyor. Bir hafta sonra bayram. Daha sonra Çankırı, Taşova ve İzmir'e sıra ile giderek tatili değerlendirmeyi düşünüyoruz. Tabii ben bu arada dergi işleri ve doktora çalışmamı da aksatmamalıyım. Hayırlısı olsun.
15 Ocak 1973 / YENİ Mİ, DEĞİL Mİ?
Düşüncelerimin yükünü, şimdilik kalemim kaldıracak güçte değil...Bir satır daha indiremeyecek kadar moralim bozuk ve zihnim karışık... Halbuki bugün bayram ve üstelik yaş günüm. 21. yaşıma adım atışımın ilk günü. Radyoda da türküler ard arda...Bende de üzüntü üst üste...İlk defa mı oluyor bu haller? Yeni mi? Ne gezer... Bir kalın tabakanın üzerine eklenen yeni bir kambur, bu günkü halim. Ne olacak öyleyse? Susmayı isteyeceğim ağzımdan ve uzuvlarımdan... Gönlüme, zihnime ve kalemime izin vereceğim. Dıştan susup, içten konuşacağım. Hayli gergin ve tecrübesiz olan asabımı yumuşatıp düzeltebilmek için rekabet ve hınçlarımı bir çöp gibi atmalıyım öteye... Bana lazım olan hoşgörü ve sineye çekmeyi bilmektir. Aksi halde kendimi düzeltmeden başka insanlara tesir etmek zorunda kalacağım yıllarda tökezleyebilirim.
1 Şubat 1973 / HAYAL Mİ, RÜYA MI ?
Bir kaç gündür hep rüyalarımla yaşamağa başladım. Acaba kalbimin görüntüsü olan rüyaları yalnız ben mi görüyorum? Başkası da görmüyor mu? Elbette görüyor. O kadar ki, görmemekten şikayet ettiğim rüyalar, bir haftadan beri uykularımın tatlı-sert misafiri oldu. Ayrılamaz oldum rüyalarımdan... Ne güzel şey... Hep devam etse ne iyi olur. Ama içten içe de bu hal ürketiyor beni.Tanpınar'ın dediği gibi : "Çırpınan bir ruhum artık Bin hasretle delik deşik..." İsmail Hami'nin müstearı Rabia Hatun misali "Men ta senin yanında bile hasretem sana..".Rüya işte bu!.. Uyanıkken olmayanlar rüyada oluyor. Senelerce dilimin ucuna gelip de bir türlü söz biçimi veremediğim haller rüyamda gerçek oluyor. Anlatıyorum... Aman Allah'ım nasıl da unuttum, o kadar rüyayı? Sanki uzun bir zaman geçmiş aradan...Ne hoş rüyalar... Tatlı, mest edici... Bedenimin karışmadığı sadece sohbet ve karşılıklı sözleşmelerin, söyleşmelerin katıldığı rüyalar... İşin garip tarafı, rüyalar gecesinde kapanan gözlerime gizli bir alem halinde sızıyor, ehline malum arayan fakat bulamayan hallerle rüya bendeki eski gözleri bulamıyor. Ben var mıyım artık? Nerde o geçen yılki gözlerim? Açık renk elbiselerin simsiyah öksüzlüğüne ağıt düzen dikiş makineleri... Türkan Şoray' ın filminden Emirgan'a, Harbiye'den Taksim'e 41A numaralı otobüsün ikinci sırasında gözüm penceredeyken, tükenen nazarım. Darılacağız hayata, uzun bir yalanın arkasından, barışmak için uzun zaman geçecekse, hemen darılalım çocuk.Çocuk ağlamasından hoşlanmayanın hayattan, çekeceği var öyleyse...
2 Şubat 1973 / KENDİME SİTEMLER, SERZENİŞLER.
Tam iki bin beş yüz yirmi iki günden beri çilen dolmadı. Halbuki dervişlerin bile çileleri kırk gündür. Ben kaç dervişlik ederim ki, bu kadar eziyete müstahak gördünüz beni ey yıllar ?... Ben yarım derviş bile olamadım. Zira yana yana hala pişemedim. Hala çiğ, hala diriyim... Ruhum pürüzlerle dolu...O pürüzleri düzeltecek merhameti göstermedin ey zaman-ı bi-vefa. Dertlere derman nazarını gözümden esirgedin. Kalemim tutuluyor. Tir tir titriyorum. Demek, ruhumun bu öksüzlüğü sendenmiş ey devran!. Çaresizlik dedikleri, melek kanadıyla tokatlanıp baygın rüyalar aleminde uyuklamak böyle oluyormuş...Ne olacak bunun sonu? Ya istiklal ya ölüm! Hakikaten böyle olacak...Ya tereddütlerden vazgeçeceğim ve güya hürriyetimi tesadüflerin esaretinden kurtaracağım - ki bu biraz zor- ya da yana yana rahmet-i Rahmana visal edeceğim -Türkçe tabirle uçmağa gideceğim- bu ihtimal ise ensemde alev alev tehdit ediyor beni...Biçareliğin eşiğinde "ayağımda zincir, boynumda kement" boşluğa düşmemek için Tanrının ihsanını ve rahmetmesini bekliyorum... Daha ne kadar sürecek bu? Yetmez mi göz göre göre, iç aynalar boyunca kendi tükenişimi seyretmem ? Kederin en şedit cinsi olan acılarla karalar bağladım. Bunu Kaf Dağı'ndaki Anka bile hissediyor.. Berrak bir gölde su arayan kuğu sanıyorum kendimi... Kendimi bulamıyorum..."Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler"/ "Hoşça bak zatına kim, zübde-i alemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen"/ "Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın" Sığamıyorum hiç bir yerlere... Coşmak, koşmak, kırıp dökmek, acizliğimi her tarafa haykırmak, Fuzuli'nin kasidesindeki "başını taştan taşa vuran avare sular" misali, bazen köpürmek, bazen de ruh olmak, meleklerle kol kola semada sonsuzluğu gözetlemek, hiç olmazsa insanca değil de melekçe uçmak, adeta onlarla uçuşmak istiyorum... İnsan gibi davranınca tuhaflık ve gariplikler de yapmak da geçiyor içimden... Ama melek kötülüğü bilmez. Muti ve hayrandır o sadece... Rıza gösterir, sanki diz çöker, el bağlar, boyun büker... Ruhumun ebedi vahyini dile getirir...Anladım dindirmez bu içimdeki sızıyı zaman ve zamanlar. Bir sızı ki, bir susuzluk ki ölmeden kanamazsın. Ölüme benzeyen bu ağrıyı nerede dindirmek isterdim ? Bilemem. Kaderimin pençesindeyim. Heyhat! Darılmak mı? Ne kelime...Niçin ama? Yahya Kemal'le Tanpınar gibi... O delikanlılara şimdi hak vermeye başlıyorum galiba...Eğri taraflarım doğruluyor."Güvercin uçuverdi, kanadın açıverdi." Allah bana sabır versin.İnsafın o yerde namı yok mu? Ben yine "hayalimdeki ben" kalmağa razıyım. Ne vardı biraz kendimle "ben" olmayı deneyebilseydim, uçardım uçar. "Ve her şeyden ve her şeyden sonra.Bu eller miydi Allah'a açılan." demeseydi Dağlarca, şiiri neye benzerdi ?
4 Şubat 1973 / TAZELENME
Kendimi kontrol altında tutmak, vazifelerimin belki de en büyüğü. Zira, bu sayede hayatımın engellerini aşabilirim. Heyecanlarıma fazla kapılıp velveleli, karışık, gereksiz, küçük hareketlerle ömrümü harcamak iyi bir şey değil. Cesaretle irademi olgunlaştırmalı, sabırla kaderimin emrindeki yarınlara hazırlıklı olmalı, çalışma ve tevekkülü el ele vermiş iki dost edip şahsiyet binamı sağlıklı tutmalıyım. Gösteriş, tatmin, moral kırıklığı bahanesi gibi iradeyi ve aklı zayıf düşürmeğe matuf ruh hallerinden kendimi uzaklaştırmalıyım. Şakacılık, ters tavırlar, enterasan tabirlerle fikir denen planlı düşünceleri birbirine karıştırmamalıyım. Yani fikrin ve şakanın yerini bilmeliyim.Efendi tavırlar, olgun konuşmalar, az ve öz sohbetler.Vazifem olan işleri parçalara bölüp tasnif edip, teker teker her birini hal yoluna koymalıyım. Toplu yerlerde sakin ve fakat uyanık kibar ve fakat ciddi, dinleyen ve fakat aynı zamanda konuşan insan olmalıyım.
23 Şubat 1973 / KENDİNE İTİMAT
İnsanlar, yaradılışları icabı çeşitli menfaatlar için kendi kendilerini bile kandırmaya çalışırlar. İşte, büyük küçülmelerden biri de, bu olsa gerektir. Kendisi ile mutabakat ve anlaşma halinde olamayan bir insan, sağlam adımlarla ilerleyemez. Şüphelerin sisi yolunu gizler ve gerçeği görmesine engel olur. Bir kimse şahsına ait hatalı tavır ve gözlerini gizlemeye veya yok farzetmeye değil, kendine itiraf edip düzeltmeye çalışmalıdır. "Dünyanın bu yalanlığı içinde hiç olmazsa ebediyetle müjdeli ruhumla dost olmalıyım." demelidir insan. Dünya hayatı ve malı geçici. Ebedi olan Allah'tan insana armağan edilmiş olan ruhtur. Yoksa; bir yel esimi kadar gelip geçecek olan ömürler peşinde, ihtirasların eteğine tutunup sürüklenenler, zamanın dayağından sonra ayrıldıklarında şaşırmaya bile vakit bulamayacaklar.Zira ruhu alan dünyayı geçmiştir.