Geçip Giden Yıllardan Hatıralar, Tespitler ( 17 )

50 yıl önceki bir üniversiteli gencIn devran ile söyleşmeleri…

Abone Ol
19 Ekim 1972 / "İNSAN, BU MEÇHUL." Avrupalı bir doktorun kaleminden, dünya insanılarının son asırlardaki buhranları ve meselelerini incelemiş olan bu kitap, birden fazla okunmaya layıktır. Eser başlangıçta fazla açıldığı ilmi teferruat ve tabirler yüzünden zor okunur durumdadır. Fakat ilk yüz sahifeden sonra insanın ve bilhassa tek olarak ferdin bedeni, zihni, intibaki problemleri üzerinde durulmaktadır. Eserin son bölümünde fert olarak insanın yeniden inşası üzerindeki ısrarların yanısıra bu tavır teşvik edilmektedir. Meselenin kökü teknolojik gelişmenin insanları körelttiği ve makineleştirdiğidir. Halbuki insanlar fert olarak birbirlerinden ayrı yaratılışta ve kabiliyettedirler. Ancak her ferdin hususi temayülleri ve üstün taraflarına göre geliştirilmelerinin gerektiği ileri sürülür. Makine medeniyeti, insanları yaratılışlarının zıddına birbirlerinin kopyası haline getirmekte, onları belirli zamanlarda belirli işleri yapan bir otomat haline koymaktadır. Buna karşılık insan hür şahsiyet kazanamamakta tasavvurlarına sahip olamamakta, zekası belirli kalıplar içinde donmaktadır. Bir diğer mesele de bu medeniyetin getirdiği ahlak buhranıdır. Yetişmekte olan nesillere, ne aile ne de okul "manevi idealler" kazandıramadıkları için tesadüflerin ve ahlakça sığ cemiyetin içinde yalpalamalarına sebebiyet vermektedirler. Ana-baba kendi keyiflerine fazlasıyla düşkün oldukları için çocuklarına hususan vakit ayırmayı külfet addetmekte ya da briç, iskambil oynamaktan, makyajdan, davetlerden, kokteyllerden buna vakit bulamamaktadır (!) Yazar ayrıca çocuğun ahlaki, dini ve estetik eğitiminin geliştirilmesini arzu ettiğini belirttikten sonra kadının rolü hakkında gayet yerinde düşünceler serdediyor: "Kadın çocuk doğurmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda o çocuğu yetiştirmek olan tabii vazifesinin başına tekrar getirilmelidir." Bir insan için sadece uzun ömürlü olmanın değil, üstün yaşamanın fikren ve ruhen ilerde gelişmiş olmanın daha makbul tutulması gerektiğine temas ediyor. "İhtisaslaşma" ona göre bir takım mahzurlar doğurmuştur. Bütün ilimler insan için, onun saadeti için gayretlidirler. Fakat bu gayret fazla parçalayıcı, bütünü ihmal edici bir mahiyet almıştır. Anatomist, bir insanın sadece bedenine yahut bedenin belirli uzuvlarına tasarruf ediyorsa eğitimci de sadece kavrayış kabiliyeti ve öğrenme yolları üzerinde derinleşmek vazifesini yüklenmiştir. Çocuğun bedeni arzuları hakkındaki malumatların cahilidir. Psikoloji ise ferdi umumi bir problem olarak ele aldığı cihetle zirvede sayılsa yeridir. İhtisaslaşmanın diğer bilgileri öğrenmeyi ihmal manasına gelmemesi icab ettiğine bilhassa dikkati çeken Alexis Carrel cemiyetin fedakar ve çok yönlü bilgilere sahip üstün zekalı alimlere olan ihtiyacından da bahsediyor. Bir cemiyetin ve fertlerinin umumi ve hususi meseleleri üzerinde geniş malumat ve ihtisasa sahip kavrayışı ileri fertlerden müteşekkil alimler gerekir. Öyle ki bunlar sadece bir mesele üzerinde değil her meselede konuşulup yazabilecek kadar ihatalı, geniş bilgiye tek başlarına malik olacaklar. Zira insan bir bütündür. Ona bu gözle bakmalıdır. Yahut bu gözle ve ruhla bakıp üzerinde fikri olacak insanlar yetişmelidir. Bunlar ilim liderleri cemiyetin yükselticisi olacaklardır. Bilhassa ferdin ve kabiliyetlerinin kaşifi. Cemiyette zararlı ve cani kimselere önem verilmemesi gerekir. Bu gibiler sert cezalarla sindirilmeli, diğer normal insanların hayatlarının devamına set çekmemelidirler. Bu sebeple modern ceza ve ıslah evleri cemiyetin yüz karası bu gibi zararlıları şımartmaktadır. Biraz sükunet ve yalnızlık isteyen, suç işleyen bu tipler rahat hapishanelere girmekte tereddüt göstermeyeceklerdir. Adam öldürenler, en az gidene yakın bir ceza ile yaptığı fitil fitil burnundan gelecek şekilde hırpalanmalı yahut kısasa kısas dünyadan uzaklaştırılmalıdır! "Proleterya; fen medeniyetinin ayıbı olacaktır. Bunlar sosyal birim olarak ailenin ortadan kalkmasına sebep olmaktadır. Zekayı ve ahlak duygusunu söndürmektedir. Kültürden ve güzellikten ne kalmışsa hepsini yıkmaktadır." "Modern cemiyet, bütün vasıtalarıyla insan ırkını ıslah etmelidir." "Çağdaş hayatın standartlaştırdığı insana, şahsiyetini iade etmelidir. İnsanlar, seri halinde imal olunmuş makineler değildirler. Onların şahsiyetini yeni baştan inşa etmek için okulun, fabrikanın ve büronun çerçevelerini kırmalı ve teknolojik medeniyetin prensiplerini red ve inkar etmeliyiz.""Eğer cemiyet, insan oğluna şahsiyet tanısaydı ondaki müsavatsızlığı da tanırdı. İnsanlar arasında eşitlik kurmaya kalkışmakla pek faydalı olan beşeri hususiyetleri ortadan kaldırdılar." "Kendilerini fikir işlerine hasretmiş olanlara, doğuştaki bünyelerine ve manevi ideallerine göre şahsiyetlerini kemale erdirme imkanını vermelidir." "Medeniyetimizin kaba maddiyatçılığı yalnız zekanın ilerlemesine engel olmakla kalmıyor, duyguları, yumuşakları, zayıfları, münferitleri, güzelliği sevenleri, hayatta paradan başka şey arayanları, ince hislilikleri dolayısıyla modern yaşayışın modern bayağılıklarına zor tahammül edenleri de eziyor.""Neş'e ve ızdırap; yıldızlarla güneş kadar ehemmiyetlidirler." "Kalkmalı ve yürümeğe başlamalıyız. Kör teknolojiden kendimizi kurtarmalıyız. Bütün kudretlerimizi mürekkeplikleri ve servetleriyle gerçekleştirmeliyiz. Bunun programını tesbit edecek değiliz. Zira bir program sert bir zırh içinde canlı realiteyi boğabilir!.." Bize kendi yalnızlığımız içinde kargaşalıktan uzak disipline çalışmak kalıyor. 18 Ekim 1972 / "YARATILIŞ VE TÜREYİŞ" Türk efsanelerinden derleyerek yeni bir üslup ile kaleme aldığı bu eserinde M. N. Sepetçioğlu bazı tenkit götürür noktalar hariç, hayli başarılı olmuştur. Kelimelerin seçilişi, cümlelerin canlılığı, kıvraklığı ve kısalığı, tasvirlerin açık ve seçik, deyimlerin yerli yerinde ve esere yedirilerek konuluşu ve okuyanı saran ve bitinceye kadar elden düşmeyen bir eser. Dünyanın ve insanların yaratılışı semavi kitaplardakine uymakla beraber Tanrı'nın; "beyaz, büyük kanatlı bir kaz" şeklinde tasavvur edilişini ben yadırgadım. Daha gizli, daha elle tutulmaz, gözle görülmez bir şekilde ortaya konulabilirdi. Şeytana Er-Kişi adı biraz fazla cömertlikle verilmiş. Er ve kişi kelimeleri Türkçe'de mertlik, yiğitlik ve erkeklik sembolleri ilen şeytana bu ismi verişteki sebep acaba destana sadakattan mı ileri gelmiştir, bilmiyorum. Ama anlatış ve kelimelerin güzelliği beni mest etti desem mübalağa sayılmamalı. Yaratılış, Ergenekon, Şu, Göç, Türeyiş destanları iç içe birbiri peşi sıra işlenmişler.Eserde şiir olarak son yüzyılların şairlerinden de parçalar alınarak adeta olaylarla kaynaştırılmış. Elhasılı, eldeki Türk destanları malzeme olmak üzere sanat ve şahsi kültür birleşmiş Türkçe'nin sade havasıyla güzel bir eser meydana getirilmiş. Yeni nesillere bu tip heyecan ve gurur verici Türk tarihini yücelten eserler okutmak suretiyle manevi taraflarını takviye etmek mümkündür. Kitapta bir de hatrıma yeni gelen bir husus dikkatimi çekti. Türk soyunun yok olup kolları ve bacakları savaşta kesilmiş, ölmemiş bir er ile onunla birleşen dişi bir bozkurttan türediği efsanesi. Bunu gerçekmiş gibi düşünmek; mantıksız olduğu kadar sanki bizim insanlık hasletlerimize de yakışmayan bir şey. Bozkurt sadece yol gösterici bir sembol olabilir kanaatindeyim. 18 Ekim 1972 / ŞİMŞEK Peyami Safa'nın ilk romanlarından olmasına rağmen, en başarılılar arasına girecek kadar derin tahlilli bir eser. Romanda Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışından sonraki Türk cemiyetini temsil eder mahiyette bir ailedeki facia ele alınıyor. Manevi değerlere, aile mahremiyetine, sadakata sırt çevirmiş kozmopolit batık ruhlu insanlarla, henüz şahsiyetini bulmamış mütereddit, duygulu, zayıf iradeli insanların dramı.Bir tarafta çok severek, huyunu suyunu beğenerek evlendiği eşinden sonraları şüphe etmeğe başlayan ve bu hissi musallatlaşarak içi içini kemiren Müfid; diğer tarafta yeğeninin eşini elde ederek aile temeline dinamit koyan zevk düşkünü, kadın avcısı, soğukkanlı Sacid ile iffetini korumayıp kocasını birkaç erkekle birlikte ustaca güya yöneten, maymun iştahlı hasta ruhlu kadın Pervin. Paşa babadan kalan geniş bahçeli büyük köşkte, bu aldatışlar ve şüpheler, saklambaç oynarcasına süre gelmekte. Ali, bu köşkte zaman zaman toplanan samimi arkadaş guruplarını, mesut olamamış problem tipleri en iyi anlayan ve onlara derdini döktürmesini bilen okuduğunu hazmetmiş kültürlü bir tiptir. Romanın ana çekirdeği şüphe üzerinde dönmekte ve bu çekirdek meraktan iğne ipliğe dönen bahtsız koca tarafından kırılmaktadır. Esas heyecanlar silsilesi bundan sonra başlar. Aldatılan Müfid bir mektup bırakarak ayrılır. İçi parçalanarak, sevdiği kadınla mesut olamamanın zehrini yudum yudum alarak. Bu ayrılık unutmak yerine aşkı körükler ve onu yatağa düşürür, şüphenin azalması bahis konusu iken yeni bir ihanete gözle şahit olunca hıyanete uğrayan mecalsiz hastanın dayısını öldürerek ölmesine, kadının da çıldırmasına kadar sürer. Roman şahısların karakterlerini ve davranışlarını çapraşık hisleriyle birlikte, başarıyla tahlil eder. 18 Ekim 1972 / BİLİNMEZLER Ben çevremdeki insanların benim düşüncelerime ve samimi duygularıma gerçekten ortak olabileceklerine inanmamağa başladım. Tahmin ediyorum ki arkadaşlıkların ekserisi, yalnızlıktan kurtulma isteğiyle oluyor. Yani bir menfaat uğruna veya hatırı için. Asıl arkadaşlık; insanın bir olduğu, kendisiyle birleştiği, aynı parçadan koptuğu varlıklarla, içten yürekten oluyor. Gerisi kıl ü kal."Ağlarsa anam ağlar / Gerisi yalan ağlar" Yalnızlık ve disipline olan ihtiyacım, gitgide artmağa başladı. Bir yarışa girdim, bir yola düştüm. Hac yoluna koyulan karınca gibi "Varamasam bile toprağında ölürüm ya!" diyorum. Zararı olmayacak öğreneceklerimin. 1 Kasım 1972 / SON SINIFTAKİ ÇOCUK Tahsil hayatımın 15'inci yılına omzumu ve ömrümün geçen yıllarını dayamış durumdayım. Bu yıla kadarki kendimi hesaba çekiyorum da; içim burkuluyor. Ne kadar büyüsem, dolsam, yaş alsam, bir tarafımı çocuk hissediyorum. Ve o çocuğun önünde şeffaf bir set ve on iki adım ilerisinde uzunlukların ölçemediği bir derinlik. Ruhumda bir fanus gibi boş kalmış hasbi ve gönülden sohbetler boşluğu. 3 Aralık 1971 Saat 0.03 / YENİ YAZI OLACAK ! Aldı Turgut; Mehdi'ye yazdırdı: "Bugüne kadar beyin yıkama maratonunda bizlere uyku hapı şeklinde büyük dozajlarla içirilen morfinin en tesirlisi mutlaka bu "yeni yazı olacak " sözü olmuştur. Her işimiz yeni yazı olacak, her şeyimiz onunla dolacak , hatta alın yazımız bile o sözde medeni harf ucubeleriyle yazılacak. Hiç bir zaman düşünülmedi ki , her yeni doğrudur yahut her yeni güzeldir. Bin yıllık bir kültürün yeni yazıyla yazılması ise ancak böylesine bir kültür küfürbazlığı sonucunu doğurabilirdi. Ve beklenen çocuk caddelerimizde gezmektedir." 9 Kasım 1972 / MESAFELİ ARKADAŞLIK Senli benli dost olanlar ekseriya birbirine darılır. Birbirlerine davranırken, konuşurken ölçüp biçmedikleri için kırıcı olurlar. Halbuki samimiyet aradaki bütün kibarlıkları ve nezaketi kaldırmak değildir. Olmamalıdır. Arada sırlar yahut hususi yakınlıklar onları birbirlerine daha saygılı ve candan hale getirmelidir. Bunun aksini yani teklifsizce, patavatsızca samimiyet adına karşısındakini alaya, hafife alan, mahcup eden insan, onu kukla olarak kullanmıyorsa ne yapmıyordur? İnsan arkadaşının vekilidir. Onun olmadığı zamanlarda sözcüsü, müdafii, yardımcısıdır. Ciddi bir arkadaşlık her zaman faydalı, şakaya dayanan samimiyet ise geçici ve kırıcıdır. Her insanın ruh dünyası değişiktir. onu tahlil edip yüzüne vurmağa kalkan arkadaşı belki kalbini zedeleyebilir. İnsan arkadaşına fazla açılmamalı, kendini de fazla açmamalı. yoksa fakir düşer. 16 Kasım 1972 / KİN VE ZIDDI Kinler susturabilir, susabilir belki ama sevgi önü kolay alınabilecek hislerden değildir. Bir yakalanan bu hissin çetin olanına, artık zor kurtulur. Ta ki aynı hissin daha kuvvetli olanının kucağına düşünceye kadar. Evet, bugün 1 Aralık bin dokuz yüz yetmiş iki. Sevgi nasıl susturulur?. Susturulmaz ya...Sevgi hava gibi, su gibi, ekmek gibi hatta onlardan da çok ihtiyacımızın olduğu duygudur. Sevgisiz yaşayan insanların hayatının manası var mıdır ki? Ekmekten, sudan vazgeçilebilir ama ya bu yürekte saltanatını kuran, sınır tanımaz coşkunluk nasıl durur? Nasıl önüne geçilebilir? Akıl, duygular el ele verir... Aman bozguncu şeyleri sızdırmaz içeri. Onlar bir su damlasının adeta iki ayrı unsuru hidrojenle oksijeni gibidir. Yalnız birinden su nasıl olmuyorsa, yalnız aklı yahut yalnız duygularıyla hareket eden kimse de tam insan sayılmaz. Zira insan aklı kadar hayal dünyaları olan bir varlıktır. Aralık 1972 / DÜŞÜNCELER. Kendime ne kadar da yabancı kalmışım. Başkalarının tesir dairesi içinde ezilip büzülmüşüm. Öyle mi olmalıydım? Yoksa hala öyle miyim? Bu sorulara cevap bulmalı! Ben de her insan gibi şahsiyetimi ortaya koyabilmeli ve kendim olmalıyım. Olmadım mı? Oldum ama kafi değil. Tereddütler içerisindeyim hala... Tereddütlerin yerini karar almalı. Hep ümit ediyorum, hep bekliyorum. Kendim atak olmalıyım. Bana getirileceklere kendim de koşmalı, hiç olmazsa karşılamalı değil miyim? Aile saadetini yeteri kadar tadamamış bir insan olarak daima böyle bir sıcaklığa hasretimdir. Allah nasip eder m'ola o günleri?..Ana dizinde uyumuş, rüya görmüş, ama ona layık olamamış bir insanım. Onun kalbinde ferahlık uyandırmamam gerekirken onu belki de üzmüşümdür. O sırçadan sarayı yeniden donatmam lazım; gönül alan yakarışlarla... Göz aramamalı, gözden kaçmamalıyım. Gayet rahat gözlerle, bakanda emniyet duygusu uyandırabilmeliyim. Yıkıcı değil, yapıcı olmalı. Aleyhte değil lehte konuşmalı yahut susmalıyım. Hep iyiden bahsediş, kötüyü zaten koğar. Nerede uyanıklığın, hassaslığın ve kibarlığın ey özüm !? Kınadığın insanlar gibi davranmaktasın, dikkat et... Sakin ve ağırbaşlı oluş, dışa karşı lakayt ve kapalı olmak değil, bilhassa dikkatli, müdekkik ve muhallil olmaktır, değil mi ama? Bu hüviyetime direkman etkili hassaları kaybetmemeliyim. Her yerde ve çoğu kere geçerli bu kurallar. Güler yüz, tatlı dil, az konuşurluk, münakaşalarda itidal, intizam, tabiilik, nezaket ve sükunet... Sabah ola hayr ola...Gün doğmadan neler dolar...Her sabah taze bir başlangıçtır...Mevla görelim neyler. Neylerse güzel eyler...Gün ola devran döne... "El ele bir oyun bugün ve yarın." diyor Tanpınar. "Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı. / Söz ola ağulu aşı . / Bal ile yağ ede bir söz" Yunus Emrece söylenmiş. Ya Fikret'in "Esir-i feyzini döksün ilelebed Mevla" mıraına ne demeli ? Ve nihayet "Yeter büyüsüne aldandığımız güneşin... Biraz da yalnızlığımız kendi aynasında gülsün, gerinsin. Güvercin topuklu sükut gezinsin."