Nigar´ın doğduğu evin kerpiç duvarları, basma perdelerle süslü pencereleri, kapısının önünde bir Selvi ağacı ve baharda açan çeşit çeşit çiçeklerle bezeli avlusu vardı. Bu avluda koşuşturan paçalı paçasız, çilli, tavukların sesleri; Selvi´nin dalına konan serçe, karga, güvercin, guguk kuşlarının seslerine karışırdı. Nigar daha çocuktu, kendi hayal dünyasında yaşardı. Büyüyüp de köyden gittiğinde köyünü özleyip özlemeyeceğinden habersiz yaşadı.
Bir gün doğduğu bu eve döndüğünde onu karşılayan olmadı. Zihninde bu eski alemin içinde yeniden yaşamaya başladı.
Bu yaşayış, birkaç dakikanın içinde film rulosundan boşalan şerit hızıyla akıp gitti. Fakat bu dakikalar içinde, mahalle berberini sakal tıraş ederken, genç bakkalın köyün kızlarıyla kendi dükkanının önündeki akasya ağacının altında flört ederken, yolun karşısındaki okulun bahçesinde kol kola girmiş lacivert formalı, beyaz gömlekli kız öğrencileri fıkırdaşırken, tahtaya yazdığı yazıların altını çize çize öğrencilerine ders anlatırken görevini yerine getirmenin verdiği mutluluğu yüzüne yansıyan öğretmeni, mahalle kahvehanesinde kağıt oynayan aylak erkekleri, omuzlarına asılı değneğin iki ucuna taktıkları bakraçlarda, mahalle çeşmesinden su taşıyan kadınları görüyordu.
Nigar şimdi mahallenin o eski berber dükkanının yıkılmış duvarlarının hemen karşısında duruyor, terk edilmiş gibi görünen avluya bakıyordu.
Eskiden de, o noktada durur, elinde çeşmeye takılı hortumun bir ucu bahçelerindeki akşam sefası, sardunya, zambak ve papatyalarla dolu çiçekliği sulardı. Sularken hortumun ucunu iki parmağıyla sıkar suyu güneşe tutardı. Bu ona gökkuşağının altında olduğu hissini verirdi. Renkler kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor diziliminde pırıl pırıl parlardı. Nigar´ın bahçe sulama işi iki saati bulurdu.
O zamanlar bu avlu seslerle doluydu. Komşu ağırlardaki ineklerin böğürtüsü, tavukların gıdaklaması, sarhoş Ali´nin basarak sakat bıraktığı köpeği Kirloş´un mızmız havlaması, torunlarına bağıran şişman komşu teyzenin tok sesi, avlu çitinin arkasından, ? Toplayın şu tavuklarınızı! Yine benim bahçemi eşelemişler,? diyen Fatma teyzenin sesi.
Nigar peynirci ustası Şaro´nun kızıydı. Şaro baharları üç - dört ay çalışırdı. Diğer zamanlar çoğunlukla kahvehanede aylaklık eder, bazen de, köylülerin yırtılan lastik pabuçlarını, eski şarapnel parçalarını törpüledikten sonra yırtılan yere yapıştırıp yamayarak geçirirdi. Bu iş ona, para kazandırmaz sadece, teşekkür alırdı.
Nigar İlkokulu bitirdikten sonra okumayı çok istemişti de, babası, ?fakiriz? demiş onu okutmamıştı. Genç kız olduğunda da bu küçük köy onu sıkmış, evlenip gitmeyi çare sanmıştı.
Yıllar sonra geldiği bu yerde; anıları sağa sola, köşeye karşıya, gizlenmiş oradan buradan, dünü, bugünü mukayese etme gereği doğuruyordu. Şimdi avluda duran son derece lüks metalik rengiyle parlayan kendi otomobiliyle geldi. Zengin eşinin ona hediyesiydi.
Doğduğu kerpiç ev yıkılmış yeri dümdüz edilmişti. Kulağına aniden gelen bir klakson sesiyle irkildi.
Tam da bugün gibi, sıcak bir yaz gününün anısı canlandı. Bir kısım köylünün sebze yetiştirip, bahçıvanlık yaptığı kendilerine ait tapulu, her biri altı dekardan oluşan bahçelerin bulunduğu bölgeye ?ALTILIKLAR? denirdi. Büyük bir nehir hemen yanından geçer, o bölgeyi kanallarla sarardı, köylüler bahçelerini sulardı. Orada sebze, meyve, bakliyat, hayvanlar için yonca yetiştirilirdi.
Annesi hayatta değildi, nasıl da özlemişti.
? Nigar, kızım uyan, kalk hadi İtanbul´dan misafirlerimiz var. Altılıklara gidip domates, biber, karpuz, birde patlıcan al ? dediği anının film rulosu akıyordu gözbebeklerinden.
? Yaa anne! Ne misafiri ben şimdi oraya nasıl giderim bu sıcakta? ? Derken büyük bir kara sinek gözüne gözüne pike yaptı. Sineğe bir şaplak attı. Kalktı yüzüne su çarptı, saçlarını toplayıp sırtının ortasına bıraktı. Annesi:
? Hadi ama elini çabuk tut, komşudan süt alıp geleceğim, sen de yetiş sütü pek seversin,?dedi.
Onların evinde, misafir geldiğinde taze sütle kahvaltı etmek gelenekti. Avlularında ahır vardı ama inek yoktu. Çünkü, kışları parasız kaldıklarında dedesinden kalan inekleri babası, sattı.
Nigar annesinin verdiği fileyi cebine koydu. Ayağına naylon pabuçlarını giydi yürüdü. Terden ayağı ıslandı, pabuç ayağını yara yaptı. Acıya dayanamadı çıkarıp eline aldı.
İki yanı zümrüt yeşil sonsuzmuş gibi görünen toprak yolda? Yok yok! Toprak denilemez ?toz? yolda. Hem de ne toz!... ayağını her basışında pof poff diye bir ses aynı zamanda his, yumuşak sıcak bir duyguyla bulutumsu görünüm alıyor Nigar, bu bulutun içinde kalıyor. Oynaya oynaya ilerliyordu.
Yol uzundu, arada bahçesinde çalışan Hüseyin amca, Halime teyze, Ali, Fehmi abiler olmasa, durup onlarla iki lakırtı yapmasa, yol daha da uzun gelirdi ona.
Yolun kenarında bahçelerin sulandığı kanala baktı. Dayanamadı ayağını kanala uzattı,? u uuh! ? diye sesler çıkarttı. Elbisesinin eteğini beline topladı. Kanalın ortasına kendini bıraktı. Serin serin suyun içinde üzerindeki tozu suya kattı.
Çıktı kanaldan yürüdü, ıslak üstüne yapışan toz çamur oldu, çamur kurudu toz oldu. Tozdan kurtuluş yoktu.
Sonunda vardı bahçeye. Sıraladı alacaklarını.
Bahçıvan:
? Bunlar sana ağır gelecek istersen, akşam eve gelirken ben getireyim yarısını,? dedi. Nigar itiraz etti:
? Olmaz! evde misafirlerimiz var. Annem bu sebzelerle akşam yemeği yapacak,? dedi. Doldurdu filesini; filesi yetmedi? Bahçıvan amcası kendinden bir file verdi. İki ucunu birbirine bağladı fileden heybe yaptı.
Nigar heybeyi omzuna taktı. Yükü ağırdı ama alışıktı. Dinlene dinlene kanal boyunda, tozlu yolu yarıladı. Kaşı gözü toz içinde, kirpiklerine sıvanan tozlarla güneşin ışığı gölgelendi. Hızlı hızlı soludu, yutkunurken dişlerine sıvanan tozu da yuttu.
Annesi yolda karşıladı. Omuzundan heybeyi aldı:
? Hadi! Elini yüzünü yıka da geç. Misafirleri bekletmek olmazdı. Kurdum sofrayı sana da süt kaldı,?dedi.
Avludaki çeşmede temizlendi, üstünü başını silkeledi. Mutluydu süt içecekti. Annesi sundurmanın en serininde Nigar´a yer gösterdi. Misafirlerin elini öptü, hoş geldiniz dedi. Oturup sütünü içti. O içerken sütünü annesi elinde bir bezle sofraya üşüşen sinekleri kovalıyordu.
Ne garipti, durduğu bu yerde şimdi gözü, kulağı sinekleri aradı onlarda yoktu. Altılıklarda sebzeler yoktu, su kanalı da yoktu yolun iki yanında, yoncalık ta olamazdı. Şimdi o topraklarda buğday ve ayçiçeği vardı. Suya ihtiyaç duymazlardı. Kanala gelen o su artık zehir akıtıyordu. Köyün ambarları kurumuş, çevre köylere fabrikalar kurulmuş, boşaltılan zehirli atıklarla billur dere kokuşmuştu.
Nigar derin bir ?ahh!? etti. ?Günümüzde, bir organizmanın genetik yapısının bir başka organizmadan alınan genetik kodla birleştirilmesi ile elde edilen yeni genetiği değiştirilmiş organizma üretiliyor. Bu organizmalar et, süt, meyze, sebzeye dönüştürülüp lüks reyonlarda tüketimimiz için sofralarımıza sunuluyordu?
Üç- beş dakikada nereden nereye gelindiğini canlandırırken zihninde kıyasladı. Yürüyerek gidilen yollar, dalından toplanan sebzeler, meyveler, üzerindeki sinekleri kuyruğuyla kovalayan sarı kızın köpük köpük taze sütü neden yoktu şimdi?
?Yer sofralarında yenen ev yapımı yemeklerle ağırlanan misafirler mi? İnsanı kör eden ışıkların altında kurulu masalarda, sunulan ne olduğu belli olmayan, genetiğiyle oynanmış dünyanın neresinde, hangi laboratuvarında üretildiğinden habersiz, yenilen yemeklerle ağırlanan misafirler mi? Şimdi daha mutlu biz daha misafirperveriz,? diye düşündü. Otomobiline bindi, içinde hazin duygularla köyünü geride bırakarak yaşadığı şehre döndü
Nurcan BALIBEY / 04.06.2018